Kaydet
a- | +A

6 Ekim 1999''da yani dün, güzel İstanbulumuzun, Avrupa emperyalistlerinin zulmünden kurtuluşunun 67''nci yıldönümünü, mütevazı törenlerle kutladık. Bu sene yapılan birçok kutlamalar gibi, İstanbul''un kurtuluşu da birkaç sade törenle kutlanıverdi.

Bilindiği gibi, ülkemizin büyük bir kısmını etkileyen Marmara zelzelesi, hepimizi üzüntüye gark etti. Zelzelenin oluşunu önlemek elimizde değil. Bugünün en son teknolojisi buna el vermiyor. Ancak vereceği zararları azaltmak için yapacağımız çok şey vardır...

100 binden fazla mesken yıkıldı. 20 bin civarında can kaybettik. Ölenlere rahmetler diliyorum.

1453''ten beri ilk defa, düşmanların İstanbul sokaklarını arşınlamaları Birinci Dünya Harbini takip eden günlerde başımıza geldi. Yani dörtyüz onbeş sene sonra... Bu acı ve kara günler binlerce zelzeleden daha zararlı idi.

13 Kasım 1918''de, yani Mondros mütarekesinden 12 gün sonra itilaf devletlerinin ELLİBEŞ adet harp gemisi, İstanbul Boğazı''na demirledi.

Bu durum Mondros''un şartlarında yoktu. Ama İngilizlerin ne söz verdiğine değil, ne yaptığına bakmak lazım. Bu tarihten itibaren, 6 Ekim 1923''e kadar BEŞ yıl İstanbullu ve Türkiye kan ağlamıştır. Bugün insan haklarını ihlal etmekle bizi suçlayan bu soysuzlar topluluğu, her hünerlerini ortaya döktüler.

Bütün demiryollarına ve limanlar ile buralardaki ulaşıma el koydular. Bütün trenler itilaf devletlerine hizmet ediyordu. Bir Türk tüccarı, bir sandık ticaret eşyasını izinsiz taşıyamıyordu. Böyle bir hizmet için, o günün parası ile ikibin beşyüz lira açıktan rüşvet ödemesi lazım idi.

Türk subayları rütbeleri ne olursa olsun, her rütbedeki işgal ordusu subaylarını selamlamaya mecburdu. Mesela altmış yaşında bir Türk paşası, yirmi beş yaşındaki İngiliz üsteğmenine selam vermeye zorlanıyordu. Bir İngiliz binbaşısına selam vermeyen Türk albayı, kırbaçla tehdit edilerek, karakola sevk edilmiştir.

İşgal ordusu askerleri, İstanbul''un ana caddelerinde sık sık resmi geçit yapıyorlardı. İngiliz gemileri Galata köprüsüne kadar sokulup, sık sık olur olmaz vakitlerde kuru sıkı atışlarla, kadın çoluk çocuğun yüreğini hoplatmaktan zevk alıyorlardı.

Artık her tören ve atışta, insanımız uzun uzun beddualar ediyordu.

Yerli Ermeni ve Rumlar iyice azıtıp, işgalcilere muhbirlik ve kılavuzluk yapmaktan manevi bir zevk alıyorlardı.

Banliyö trenlerinde, ne kadar kalabalık olursa olsun, hiç kimse birinci mevki kompartımana giremezdi. Sarhoş bir İngiliz neferi, tek başına sereserpe uzanıp, aşağılayıcı nazarlarla Türk insanına gülümserlerdi. Alay ederlerdi.

Vapurlarda da durum böyleydi. Bileti birinci mevki olan Türkler de ikinci mevkide seyahate mecburdu. Her iç hat vapurunda, işgalciler için ayrı bir bölüm örtülerle ayrılmıştı. Kimse olmasa da buraya yolcu alınamazdı.

Sarhoş İngiliz zabitleri, kasten kadınlara ayrılan bölümlere girerek, ahlaksızca hareketlerde bulunurlardı. Vapur ve trenlerde bilet kontrolünü, silahlı ve süngülü işgal askerleri yaparlardı.

İstanbul dışına çıkmak herkese yasaktı. Hatta bazı günler, Üsküdar ile köprü arasında deniz ulaşımı yasaklanırdı. Bu, günlerce sürerdi.

İngilizler, müstemlekecilik (sömürge) tecrübelerini burada konuşturuyorlardı. Yunanlılar iyice azıtmıştı. Patriklerinin tahrikleri ile İstanbul sokakları ZİTO naraları ile inliyordu. Yakaladıkları Türk subaylarına, zito diye bağırmaları için baskı yapıyorlardı. Her Rum ev ve işyerine, mavi Yunan bayrakları asılmıştı. Hiçbir Rum vergi vermiyordu. Zavallılar İstanbul''da Bizans''ı kurduklarını zannetmeye başladılar.

İstanbul''daki bu zulümler saymakla bitmez.

Bunlar olurken, bir taraftan da İngilizler, Yunan kralını İzmire asker çıkarması için zorluyorlardı. Türkleri iyi tanıyan kral, ilkin buna yanaşmadı. İngilizin Kıbrıs''ı da vereceğini söz vermesi üzerine, isteksizce de olsa palikaryalar İzmir limanını kirlettiler.

Türkün can damarına basmışlardı. Anadolu insanı, on yıldır devam eden harplerde çok yıpranmıştı. Ama ne yazık ki, dünyadaki son Türk devleti esir olmak üzere idi.

19 Mayıs 1919''da Samsun''a çıkan Mustafa Kemal Paşa''nın önderliğinde Yurdun her köşesinden yiğit sesler yükselmeye başladı.

9 Eylül 1922''de Yunanın Ege denizine dökülmesi üzerine, İstanbul''da dört yıldır kan kusturan zalim işgalciler, can derdine düştüler. İnsanlıkları akıllarına gelmişti. Artık nazik davranıyorlar, çeşitli eğlence ve futbol maçları tertip ediyorlardı.

Batılıların ahlaki değerleri, güçleri ile ters orantılıdır. Güçlendikçe zalimleşirler. Güçleri azaldıkça nazikleşirler. İstanbul''da da böyle oldu.

Bugün aynı Batı, Türkiye''nin ön bahçesi olan Güney Kafkasya (Transkafkasya)''da binlerce Çeçenin kanını akıtmaya başladılar. Rahmetli Şeyh Şamil zamanında 25 yıl kan döktüler. Cenab-ı Hak, başlarına bir komünizm belası verdi. Yetmiş yıl süründüler. Koca bir millet namuslarını pazara döktüler. On yıldır dünya onları sermaye yapıyor...

Kafkasya zulümlerini, Rusya ve Batı emperyalistleri durdurmazlarsa; pek yakın bir gelecekte, Rusya''da komünistler iş başına gelecektir. Ruslar belalarını arıyorlar. Türkiye Kafkasya''daki oldu bittilere dur diyecek güçtedir, demelidir. Rus askerleri karınlarını doyurmak için lahana tarlalarına gidip, lahana (kapuska) kessinler.

Cenab-ı Hak necip milletimize bir daha işgal karanlıklarını yaşatmasın.