4-15 Mayıs 2000 günleri arasında düzenlenen, Onsekizinci Türk Evleri haftasında; bu sene "Divriği Evleri" konulu çok güzel bir çalışmayı takip ettim.
Bu güzel toplantılara vesile olan Mimar Sinan Üniversitesi Rektörlüğü ve bilhassa Mimarlık Fakültesi Dekanlığı''nı kutluyorum...
Mimar Sinan Üniversitesi''nin Mimarlık Fakültesi, rahmetli Mimar Sinan''ın adına yakışır çalışmalarını, bu tarihi Türk evleri toplantılarından yakından gördüm. Sevindim.
Türkiye''nin neresinde olursa olsun, ne kadar tarihi evler varsa, Dekan Prof. Dr. Sayın Cengiz Eruzun''un, sokaklarını arşınladığını o toplantıda öğrendim. Tebrikler. Sayın hocamız, halkın içine dalmış ve onları bu tarih hazinelerini koruma ve kurtarmaya ikna etmiştir. Vali, Kaymakam ve Belediye başkanlarına, neredeyse yalvarırcasına dertlerini anlatmıştır.
Amasyalı ve "Birgi Evleri"nin kurtarılmasında, kıymetli iki profesörümüzün büyük emekleri vardır. İkinci gayretli hocamız ise, İTÜ''nün öğretim üyesi olan Prof. Dr. Sayın Metin Sözen beyefendidir. Ki kendileri Çekül Vakfı (Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma Vakfı) Başkanıdır.
Metin hocanın Divriği evlerini anlatırken, gözlerinin yaşardığını ve hüzünlendiğini görmek, ne derece sevdalı olduğunun şahididir. Hele Divriği aşığı, Sayın Necdet Sakaoğlu''nun verdiği bilgiler, bir ömre sığmayacak kadar doyurucu idi.
Yukarda zikrettiğim toplantıda Sivas ve bilhassa Divriği evlerinin ve Dünya harikası olan Ulu Cami''nin son durumu incelendi. Dünyadaki 400 tarihi değerden birisi olduğu UNESCO tarafından ilan edilen Ulu Cami dialarını görmek her Türk''ü hüzne boğardı.
Toplantıda, Divriği Belediye Başkanı''nı, Kültür Bakanlığı''nın, üst seviyede bir görevlisini ve Vakıflar Genel Müdürlüğü''nden herhangi yetkiliyi göremedik.
Sayın Bakanı gözlerimiz aradı.
Sivas''ta tarihi özelliği olan 21 adet ev, sahipsiz ve ölümü bekliyor. Konuşmacılar şu Türk atasözünü sık sık tekrar ettiler. "Bir evin direği, ev sahibinin nefesidir..."
Sade ev değil tabii. Her yapının manevi direği, içinde yaşayanların nefesidir. Hatta böyle toplantılarda ilgililerin bulunması da, o eserler için Devletin nefesidir. Ne olur nefeslerimizi esirgemeyelim. Bir de korumaya aldık demeyelim. Zira Türkiye''de eserlerin korumaya alınması, onların zincirle ölüme (yıkılmaya) mahkûm edilmesi neticesini götürüyor.
Kemah ve Divriği, Mengücük oğulları zamanından beri Türk toprağıdır. Sultan Alp Arslan''ın Malazgirt zaferinden sonra, bölgenin emniyeti için bırakılan komutan Mengücük gazi, yarı bağımsız olarak, Erzincan, Kemah ve Divriği bölgesinde Beyliğini imara başladı. Bu sülaleden Hüsamettin Şah Ahmet, 1228-1229 yılları arasında meşhur ve dünyada emsalsiz Ulu Cami''yi yaptırdı. Bölgedeki dünyanın sayılı zenginlikteki demir madenini işleterek, geliri ile Divriği ve Kemah''ı şaheserlerle donatmıştır.
Bugün ise topyekûn korumaya alınması şart olan bu ilçemiz, çarpık yapılaşmaya feda edilmiştir. Sivas''a 170 kilometre uzakta, yolları meşakkatli Divriği, uzanacak eli beklemektedir.
Turizm için başka bölgelere yapılan yatırımlardan, çok daha enteresan ve çekici olan Divriği, Turizm ve Kültür Bakanlıklarınca yatırım planına alınmayı daha ne kadar bekleyecektir? Sivas hani meşhur olan bir sözle, yiğidin harman olduğu beldedir.
Yiğitleri viranelerde yaşatmayalım.
Kültür Bakanlığı''nın "Sponsor bulun kurtaralım" usulü burada geçerli olamaz. Devlet koordinatördür, hakemdir. Cumhuriyetin ilanından beri yılda birbuçuk milyon tondan, toplam 50 milyon ton demir cevherini üreten bölge, böyle bakımsız olmamalıydı. Maalesef Divriğili''ye sadece maden ameleliği layık görülmüştür.
Netice: Divriği ilçe merkezi toptan SİT alanı ilan edilmelidir. Ulu Cami''ye ikiyüzmetre mesafede olan meskenler kamulaştırılıp yıkılmalıdır. Bölgede geniş bir yeşil kuşak kurulup, acilen bölge turizme açılmalıdır.

