Nazım Hikmet''in Moskova''daki ölümünün 37. yıldönümünde, 3 Haziran 2000 günü Moskova''daki mezarı başında yapılan tören ve bu töreni takiben bir kısım medyamızda şair hakkında övgüler dolu haber ve yazıların çıkması üzerine, bir grup öğrencim, etrafımı çevirerek "Hocam, sizce Nazım Hikmet gerçekten kimdir?" diye sordular. Ben de özetle şöyle cevap verdim:
"Serbest nazmı ustalıkla kullanan Nazım Hikmet büyük bir şair olabilir. Fakat bence Nazım''ın yaşamındaki en büyük dramı, henüz 19-20 yaşlarında bir delikanlı iken, yakalandığı "Komünizm illeti"nden hayatı boyunca kendisini kurtaramayarak, fanatik bir Marksist-Leninist olarak memleketi, eşi ve oğlu ile bağlarını koparması, 20. yüzyılın Adolf Hitler ile birlikte insanlığın en büyük katil ve kasabı olarak kabul edilen, 1924-1953 yılları arasında milyonlarca Rus''u öldürten veya Sibirya''daki kamplara sürdüren, 1937''de Sovyet vatandaşları ile parti mensuplarına, 1948''de de Kırım Türkleri''ne uyguladığı kanlı tasfiyeler yüzünden "The Economist" dergisi tarafından 2. Milenyum''un Hitler ile birlikte en büyük zalimi olarak ilân edilen Stalin için ise "Beni Stalin yarattı"
diyebilmesidir.
Hiç şüphe yok ki, Nazım Hikmet''in dramında en büyük rolü, Millî Mücadeleye katılmak için İnebolu''ya giden Nazım''ın orada Almanya''dan gelen Komünizm sempatizanı gençlerle teması sonucu Batum üzerinden Moskova''ya geçerek, 1922-24 yıllarında KUTV Üniversitesi''nde ekonomi ve sosyoloji öğrenimi adı altında beyninin yıkanması olmuştur. Zira okuduğu üniversite, klasik bir öğrenim ve eğitim veren bir kurum değil ve fakat esas adı "Komünistiçeskiy Universitet Trudyaşçiysya Vostoka "Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi" olan ve kısaca, Rusça adının baş harfleri ile "KUTV" olarak adlandırılan ve Rusya''daki Bolşevik-Komünist ihtilâlini Doğu milletlerine sıçratmak ve yaymak isteyen ve bunun için bu ülkelerden kaçıp gelen gençlerin beynini yıkayarak, onları birer aktivist ve militan Komünist olarak yetiştirmeyi ve ülkelerine göndermeyi hedefleyen ideolojik bir kuruluştu. Bilindiği gibi Mustafa Kemal''in Türkiye''de başlattığı Milli Mücadele karşısında Batı "Türkler medeni değildir" diyerek, milli ve bağımsız bir Türk Devleti''nin kurulmasını, Anadolu içerilerine işgal orduları sürerek ve Hilafetçi Anzavur''u ayaklandırarak, engellemeye çalışırken, Komünist Enternasyonal''in ikinci kongresinde kabul edilen Lenin''in tezine göre "Milli kurtuluş, gaye değil vasıtadır. Kurtuluş Hareketini başarmış millet millî ve bağımsız bir devlet kurmamalı. Komünist Blok''un bir üyesi olmalı idi". Nitekim bu karar 9 Eylül 1920''deki Bakü Doğu Milletleri Kurultayı''na yol açmış ve Sovyetler bu tezin gerçekleşmesi için kurdurdukları Türk Komünist Partileri ile, Türkiye''yi Sovyet Federasyonu içinde, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan gibi bir Federe Devlet yapmayı amaçlamışlardır.
İşte Mustafa Kemal ve Türk Milleti, Batı ile Doğu arasında, ateşten gömlek giyerek ve iki ateş arasından geçerek, Türkiye''nin kurtuluşunu gerçekleştirmiş, saltanatçı, komünist, sömürgeci, mandacı ve teokratik formülleri ve sistemleri reddederek ideolojik bir bağımsızlık yolunu çizmeyi başarırken, Nazım Hikmet ömrü boyunca Leninist görüş ve tezin sözcüsü ve şairi olmuştur. Gerçekten, Nazım''ın Türk şiirine getirdiği iki yenilik, Zekeriya Sertel''in de anılarında beyan ettiği gibi, biçimde serbest Nazım, özde ise devrimcilik, yani "Komünist İhtilâlciliği"nden ibarettir. İnsanların genç yaşında, hayatın ve toplumun eşitsizlik ve haksızlıkları karşısında, bizzat Lenin''in "çocuk hastalığı" olarak adlandırdığı Komünizm illetine yakalanması hoş görülebilir. Nitekim dünyanın ünlü sosyal demokratı Bernard Shaw bu anlamda; "20 yaşında iken Komünist olmayan (Kalpsiz), 40 yaşına geldiği halde hâlâ Komünizmde takılıp kalan (Akılsız)dır" demiştir. 49 yaşında iken Rusya''ya kaçan Nazım Hikmet ise, Stalin''in bütün cinayet ve rezaletlerinin ortaya çıkmasından sonra da, Marksizm-Leninizm''in yanılmazlığına inanmış, daha sonraları Raymond Aron''un "özgürlükçü olmak isteyen bir isyanın istibdatla sonuçlanması Marksizm''in tarihî dramıdır" sözleri ile dile getirdiği gerçeği görememiş veya göremeyecek kadar "robot"laşmıştır. Oysa aydın olmanın ilk şartı fanatizme saplanmayarak, rasyonalizmi egemen kılmak değil midir? İşte bence Nazım Hikmet''in büyük dramı budur.

