Kaydet
a- | +A

Ağustos ayının son günlerinden İnebolu''nun değerli evlâdı dostum Dr. Salih Osmanoğlu ile İnebolu''da idik. Atatürk, 1925 Ağustos''unda Kastamonu ve İnebolu''ya yaptığı gezide şapka ve kıyafet konusunu gündeme getirdiği için düzenlenen törenlere, Kastamonu''nun çalışkan ve değerli Valisi ve 1973''te İÜ. Hukuk Fakültesi''nde öğrencim olan Enis Yeter''in nazik daveti ile, konuşmacı olarak katılmak ve Milli Mücadelede destanlar yazan bu yörenin kahraman halkı ile bir kere daha birlikte olmak bizim için bahtiyarlık olmuştur. Bilindiği gibi doğu ve batı uygarlıklarının dış görünüş bakımından en ayırdedici özelliği kıyafettir. Batıda, modern çağ ile birlikte, her ülkenin kendine özgü kıyafetlerinden ayrı olarak ortak bir kıyafet ortaya çıkmış. Doğu''da ise böylesine bir süreç yaşanmamıştır. Osmanlı toplumu, din esasına dayalı farklı topluluklardan oluştuğundan, her birinin kendi geleneklerine göre bir kıyafeti olması doğal karşılanmıştır. Yine de padişahlar Osmanlı toplumundaki bu "kıyafet anarşisi"ne eğilme gereğini duymuşlar. II. Mahmut devrinde, memurlar için setre ve pantolan (düz yakalı önü ilikli ceket ve pantolon), asker ve memurlar için de kavuk yerine fes giyilmesi kabul edilmişti. Fes giymek halk için zorunlu tutulmadığından ilmiye sınıfı sarıklı fes, tarikattan olanlar türlü şekillerde külahlar. Halktan bazıları da fes, kalpak ve keçe külah giymeye devam etmişlerdir. Öyle ki başa giyilen bu çeşitli başlıklardan dolayı halkı, asker ve memurdan ayırmak için "Başıbozuk" deyimi kullanılmıştır. İkinci Meşrutiyette kalpak giyilmeye başlanmış, Avusturya''nın Bosna ve Hersek''i ilhakından dolayı, bu ülkeden satın alınan fese karşı boykot uygulanınca, halkın bir kısmı da kalpak giymeye başlamış, Milli mücadele döneminde kalpak bu mücadelenin simgesi olmuştur. Kısaca Cumhuriyete kadar kıyafet konusunda kalıcı bir çözüm sağlanamamıştır. Türkiye Batı uygarlığına bir bütün olarak katılmayı kararlaştırınca kendisini bu uygarlığa katılmaktan alıkoyan simgelerin başında gelen fesi atmayı, yerine Batı uygarlığının simgesi durumundaki şapkayı giymeyi uygun görmüş, Atatürk 1925 yazında Kastamonu ve İnebolu yöresine yaptığı gezide, kıyafet konusunu gündeme getirmiş, başına şapka giyerek, doğrudan halka hitaben, "buna şapka derler" demiş, TBMM, 25 Kasım 1923''de 671 sayılı şapka kanunu kabul etmiştir.

Mustafa Kemal, "Çarşafa Karşı Kanun" çıkarma yoluna gitmemiş, büyük şehirlerde eğitimli sınıflar arasında esasen benimsenmiş bulunan "çarşafsız gezme adeti" yavaş da olsa diğer yerlere yayılmıştır. İslamiyet''in İslamiyet''ten önceki "cahiliye dönemi"nin Arap toplumunda adeta bir eşya statüsünde olan kadını, bu durumdan kurtarıp, hakları olan bir insan statüsüne kavuşturduğu muhakkaktır. Ne var ki zamanla, İslamiyetin özüyle ilgisi olmayan eski adetler, yanlış uygulamalar ve çarpık yorumlar etkili olmuştur... Kadınlarımızın sadece ebelik, hemşirelik ve bir ölçüde öğretmenlik yapabildikleri günler tarihe gömülmüş, bugün Türk irfan ordusunun büyük bölümü kadın öğretmenlerden oluşmuştur. Üniversitelerimizde kadın yöneticilerimiz, öğretim üyelerimiz, araştırmacılarımız görevdedir. Sanatçı, yazar, yüksek mahkemelerde ve TBMM''de üye hakim, savcı, avukat, hekim, mühendis, bankacı ve diğer mesleklerdeki kadınlarımız başarı ile hizmet görmektedir.