1969 yılında "Ak Yayınları" arasında yayınlanan "Neden NATO''ya Evet?" başlıklı kitabımda, o yıllardaki büyük muhalefete rağmen, Türkiye''nin NATO''daki yerini koruması gerektiğini, inanarak, nasıl hararetle savunmuşsam, bu defa, 10 Aralık 1999 günü Helsinki Zirvesi''nde memleketimizin AB adaylığına kabulü kararına da, inanarak "Evet" diyor ve yapılan birçok itiraz ve eleştirinin haksız ve yersiz olduğuna inanıyorum.
Gerçekten, 11 Avrupa ülkesinin AB adaylığının kabul edildiği Aralık 1997''deki Lüksemburg Zirvesi''nde AB kapılarının Türkiye''nin yüzüne kapatılmasından iki yıl snra, 10 Aralık 1999 günü, AB''nin Türkiye''nin AB adaylığını oy birliği ile onaylaması ve Türkiye''nin bu adaylığı geri çevirmemesi için, hiç vakit kaybetmeden, AB''nin Dışişleri ve Güvenlik Politikasından sorumlu yüksek temsilcisi ve NATO''nun eski Genel Sekreteri İspanyol Solana''yı Türkiye''ye yollaması, iki yıl zarfında AB''de Türkiye''ye karşı oluşan olumlu değişmeyi göstermekte ve bu nedenle bir "başarı" addolunmak gerekmektedir.
Bu değişimin başlıca nedeni ise, memleketimizin Avrupa ile Avrasya ve bu bölgedeki zengin enerji hatlarıyla Avrupa arasında kilit mevkide bulunmasından kaynaklanmakta ve bu nedenle Avrasya''nın yeniden tarih sahnesine çıkışını ve Avrasya enerji kaynaklarının Türkiye''den dünya pazarlarına ulaştırılmasını iyi değerlendiren ve sağlayanlardan ABD Başkanı Clinton''ın, Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel''in, son yıllardaki Türk hükümetlerinin ve özellikle İstanbul''daki kusursuz AGİT Zirvesi ve 1999 boyunca çok başarılı Dışişleri Bakanlığı ile büyük katkılarda bulunan İsmail Cem''e teşekkür etmemiz gerekmektedir.
Kurulduğu 1957''den itibaren bu örgütün ilk altı kurucusundan birini oluşturan ve bugünkü AB''nin etkili ve büyük devletlerinden biri olan Fransa''nın Milli Egemenlik ilkesinin diyarı ve "Üniter" Devlet''in başlıca örneklerinden biri olduğu hatırlanır ve bugün Fransa''da yürürlükte bulunan 1958 Anayasası''nın, hem "Milli Egemenlik", hem de "Cumhuriyet''in Bölünmezliği" ilkesini kuvvetle teyid ettiği bilinir ve ayrıca yerel dillere karşı takındığı kesin tavır gözönünde tutulursa bu konularda, Türkiye''nin AB üyeliği bakımından ileri sürülen (bazı) endişelerin ve eleştirilerin ne kadar yersiz olduğu daha iyi anlaşılır. Batı devletleri, dost ve müttefik ülke olan Türkiye''ye AB adaylığının kapılarını açarken, Batı''nın yenik Osmanlı Devleti''ne Mondros ve Sevr zihniyetiyle yaklaşmamakta, Türkiye''nin yalnız Avrasya''nın değil, istikrarına da önem verdiği Balkanlar''ın da bir "Köprübaşı"nı oluşturduğunu ve NATO''nun en güvenilir üyelerinden biri olduğu gerçeğinden hareket ettiği için, Yunanistan''ın adaylığımıza karşı vetosunu önlemiş bulunmaktadır.
Gerçi bunu sağlamak için AB Helsinki Zirvesi, Kıbrıs ve Ege ile ilgili Yunanistan''ın kayıtlarını, hafifleterek de olsa, kabul etmek zorunda kalmışsa da, bu ifadelere bakarak paniğe kapılmak "pire için yorgan yakmak" anlamına geleceği için kanatimce kabul edilemez.
Zira Yunanistan''ın, Türkiye''nin de desteklediği KKTC görüşlerini nazarı itbara almaması, Kıbrıs''ın tamamen bölünmesine yol açabileceği gibi, Birleşmiş Milletler''in yargı organı olan Lahey''deki Adalet Divanı''na Türkiye ile Yunanistan arasında mevcut bulunan bütün sorunların götürülmesi ve Türkiye''nin görüşlerini iyi anlatması halinde bu maceradan Türkiye''nin mi, Yunanistan''ın mı daha kârlı çıkacağını şimdiden kestirmek çok güçtür. Bu nedenle, bu konularda Türkiye kadar Yunanistan''ın da çok dikkatli olması gerekir. Kanaatimce bu konularda birbirimize düşmek yerine, ortak bir görüş oluşturmak ve biran önce "Kopenhang Kriterleri"ne uygunluk sağlamak için, süratle gerekli mevzuat değişkiliğini Türkiye''nin güvenliğini ve bölünmezliğini gözeterek, yapmamız gerekir.

