Depremden önce Genelkurmay Başkanımız konuştu. Sonra da Yargıtay Başkanımız. Her ikisi de "devlet/yurttaş" ilişkilerine dair temennilerin ipuçlarını veriyordu. Siyasî sistem henüz bu konuda tavrını netlikle sunabilmiş değil. Ne var ki, aynen II. Dünya Savaşı sonrasında Batı''dan nasıl Türkiye''ye bazı sisteme ilişkin öneriler gelmişse, Ecevit''in ABD ziyaretinde olsun, Helsinki öncesinde olsun yine dış dünyadan telkinler "sinyaller" şeklinde veriliyor. Soğuk Savaş sonrası postmodern bir global topluma Türkiye''nin ne ölçüde, hangi kıstaslarla "sığıp, sığamayacağı" tartışılmıyor, bir yandan da sınanıyor. İşte, bu ortamda birkaç gün sonra (Ekim''de) Meclis''in açılışında Cumhurbaşkanı bir konuşma yapacak. Ve bu konuşma "hak yerini bulsun"un ötesinde yönlendirici bir açılım mı olacak? Demirel''in bundan önceki söyleminde rejim itibariyle bir tür "yarı-başkanlığa" devlet-birey ilişkilerinde de "anayasal yurttaşlığa" ilişkin unsurların varlığını biliyoruz. Bu konuşma acaba hangi ölçüde Ankara''nın en yüksek tepesinden sisteme ilişkin "kuşbakışı" ve kucaklayıcı sentezleri kapsıyacak; doğrusu şahsen merak konusudur. Devletin en yüksek makamı, titiz bir objektiflikle ne kadar zülfiyâre dokunacak, konuşmayı ne kadar birilerine cevap şeklinde dokuyacak, göreceğiz. Küreselleşme, paralel komşusu yerellikle beraber ulus-devleti tartışılır kıldı. Türkiye ekonomide dünyaya açılan bir strateji izlemeye kararlı ise, onun organik bir parçası olan siyasal sistemini ve idari teşkilatını da yeniden yapılandırmak
zorunda. Cumhuriyetimizin devleti, söz konusu kavşakta, çoğulcu (ve heterojen) cemaatlerin oluşturduğu sivil topluma dayalı bir merhaleyi mi idrak edecek? Yoksa, meşruluğunu kendi kıstaslarına uygun cemaati üreterek mi devam ettirme yoluna gidecek? İlki, sivil topluma göre devleti reorganize etmekten; ikincisi ise devlete göre yurttaş üretmekten ibarettir. Burada bir alıntı yapmak istiyorum: "Küreselleşme farklılığı/heterojenliği meşrulaştırmıştır; fakat bu kendiliğinden demokratikleşmeye yol açan bir durumu anlatmaz. Farklılığı (imtiyaz) mertebesine çıkararak kimlik ve değerlerini, diğer toplumsal kesimlere empoze etme gibi bir despotizm ihtimali her zaman vardır. Kozmopolit demokrasi, bunu önlemenin siyasal çerçevesi işlevini görebilir. Ötekinin değerlerini ve kimliğini, kendisininki kadar muteber ve meşru gören, kültürel çoğulculuğu konsolide eden bir çerçeve. Bu çerçevenin eksenini "Demokratik Otonomi" oluşturur. Kendine uygun fırsatları üretme ve sınırlama dahilinde, diğerlerinin haklarını yadsımadan, kendi hayat koşullarını belirlemede özgür ve eşit olan bireylerin eşit hak ve yükümlülüğü ifa edebilme durumu: Hiç şüphesiz, demokratik otonominin gerçekleşmesi, toplumsal ilişkilerin birlikteliğe (coexistence) değil, beraberliğe (togetherness) dayanarak yaşanmasına bağlıdır." (A.Y. Sarıbay/E. Fuat Keyman; Küreselleşme Sivil Toplum ve İslâm, Ankara, 1997, s. 30) Bakalım, Cumhurbaşkanı bu sorulara cevap verebilecek mi?

