Birleşmiş Milletlerin, her sene yayınladığı ülkelerin " İnsanî hayat standartlarını" gösteren bu seneki raporu, ülkemizin içler acısı durumunu bir kere daha gözler önüne serdi.
Raporu okuyunca insan, geçmişle mukayese edip ister istemez nereden nereye, diyor. Bugünkü acınacak halimizi gösteren rapordan bazı rakamlar verdikten sonra, şanlı tarihimizden de bazı bilgiler nakledip değerlendirmeyi siz değerli okuyuculara bırakmak istiyorum. Ekonomik göstergelerin yanı sıra insani faktörlerin de hesaba katıldığı ''İnsani Gelişme Endeksi''ne göre, Türkiye geçen yıl 69. sırada yer alırken, bu yıl 86. sıraya gerilemiş. 17 devlet, durumlarını düzeltip bizi sollayıp geçmiş... Mevcut durumumuzu bile muhafaza edemeyip gerilemişiz.
Kanada, Norveç, ABD, Japonya ve Belçika ilk beş sırayı alırken, daha birkaç sene önce bizden çok daha kötü durumda olan, geçmişte vilayetimiz durumundaki Yunanistan 27. Bulgaristan 63. sırada...
Tabii ki, İnsani Gelişim Endeksi''nde Türkiye''nin alt sıralarda yer almasının başlıca nedenlerinden biri eğitim seviyelerinde görülen düşüklük...
Uzun raporun kısa özeti bu... İnsanların hayat standartlarını yükseltmek, eğitim ve adalet ile olur. Bunlar da para ile olur. Ekonomisi iyi olmayan, eğitimcisine hak ettiği parayı veremeyen bir ülkede normal bir hayat standardından bahsetmek abes olur.
Bunun için geçmişte ecdadımız bilhassa bu iki konuda kesenin ağzını sonuna kadar açmış. Neticesinde de "Cihan imparatoru" olmuş. Demek ki, bir numara olmak kolay değil; bir bedeli olması lazım. Meşhur tarihçi Hammer şöyle der: "Osmanlı''da müderrisler (profesörler), Almanya ve diğer bütün ülkelerdekilerden hem daha yüksek maaş alır, hem daha fazla saygı görürler. İngiltere ve Fransa''da bile profesör, Türk profesörü kadar maaş almaz ve saygı görmez."
Şimdi sizlere ilmiyye sınıfının aldığı maaşları, bugünkü rayiçe çevirerek vermek istiyorum. Bugünkü maaşlarla mukayese edilirse, Osmanlı''da eğitime verilen önem daha iyi anlaşılır.
Mesela, Edirne Medresesinin müderris rektörünün aylık maaşı 5.853 milyar. En kıdemsiz müderrisin maaşı, bir milyardan başlayıp giderek iki milyara kadar yükselebiliyordu. Cantacusin, Fâtih medresesinde asistanlara 1.390 milyar verildiğini yazıyor.
Hammer''in bildirdiğine göre, Süleymâniye rektörü, dârülhadîs müderrisi olan zât altı milyarın üzerinde maaş alıyordu. Dekan durumundaki müderrislerin maaşı ise 2.5-3 milyar civarında. Lord Paul Ricaut "Bana göre, Osmanlıların eğitim ve öğretim sistemi, siyasetlerinin başlıca dayanak noktalarından ve imparatorluklarını ayakta tutan en mühim unsurlardan biridir... Bu sistemde ne zenginlik, ne rüşvet, ne doğuştan üstün sınıfta bulunmak, ne dalkavukluk geçerli değildir; fazilet, ihtiyat, çalışkanlık ve disiplin geçerlidir. Bizzat padişah, bu vasıfları arayarak bir adamı yükseltmektedir." demektedir. Osmanlı''da eğitim işi çok ciddi bir işti. Medrese öğreniminde esas, kitap idi. Öğrenci, ilk basamaklarda, Arapça ve Türkçe klasik eserleri, tam manasıyla, dil ve mefhumun bütün incelikleriyle okuyup anlayabilecek şekilde yetiştirilirdi. Sonra bu klasik kitaplar, her kelimesi üzerinde uzun uzun durularak, âdetâ ezberlenerek okunur, tefsir ve tahlîl edilirdi. Metin, öğreniminin esası idi.
Sınıf geçme usulü de yoktu Osmanlıda. Medreseli, kabiliyetine göre bir basamağı birkaç yılda da, birkaç ayda da bitirebilirdi. 25 yaşında müderrisliğe (profesörlüğe) çıkan kabiliyetliler de az değildi. Her derece, o derecenin müderrisinin icâzeti ile tamamlanırdı. Müderris, okuttuğu dalı öğrendiğine kanaat getirdiği öğrencinin, bir üst dereceye başlamasına izin verirdi. Yüksek medrese tahsilinin ağır şartlarına tahammül edemeyip tahsillerini yarıda bırakan dâhîler bile vardı. Mesela, Kâtib Çelebî bunlardan biridir. Medrese tahsili ve bütün bu kademeleri geçmek sıkıntılı ve sabır işi olmakla berâber, müderrislik veya kadılıkla beraber maddî refah da başlardı. Bilhassa kadıların maaşları ve itibarları fevkalâde yüksekti. Adalet dağıtan kadılar, ilmiyye sınıfından çok daha fazla, 4-5 kat fazla(15-20 milyar) maaş alırlardı. Kadılara çok para verilmesi, para sıkıntısına düşüp adâletsiz işlere ve rüşvete kapılmamaları içindi.
İngiltere halen bu sistemi uygulamakta; hâkimler için, maaşları dışında, bankalarda açık hesap bulundurmakta, bu hesaptan para çeken hâkime niçin çektiği sorulmamaktadır. Eğer, bir öğretmene, öğretim üyesine, hakime yeterli maaş verilmez, ikinci bir iş yapmaya mecbur bırakılırsa, birinci işini hakkıyla yerine getiremeyeceği bir gerçektir. İlme gereken önem verilmediği müddetçe, 86. sıra değil, 186. sıraya bile düşmemiz kaçınılmaz olacaktır. (Kaynak: Yılmaz Öztuna- Büyük Türkiye Tarihi)

