Eskiden uzak yerlere ulaşım genelde tren ile yapılırdı. Trenler de haftada bir, bazısı da ayda bir kalkardı. O treni kaçırdın mı artık bir ay beklemek zorundaydın. Bundan dolayı, önemli fırsatları kaçırma karşılığı olarak, dilimize "treni kaçırma" deyimi yerleşti. Treni sadece fert olarak insanlar kaçırmaz; toplum olarak, millet olarak da kaçırılır. Tren fert olarak kaçırıldığında sıkıntısını sadece o kimse çeker. Toplum olarak tren kaçırılırsa, işte o zaman sıkıntısını yediden yetmişe herkes çeker.
Asırlar sonra bir gelen bu tren, bugün gelmiş ve hareket etmek üzeredir. Eğer bu trende yerimizi almazsak, ezilmeyi, sürünmeyi şimdiden göze almak zorundayız. Şimdi, geçmişte kaçırdığımız bir tren hikayesini anlatayım.
Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılda zirvedeydi. Böyle çok iyi bir durumda olduğumuz bir devrede, Avrupa çok zor durumdaydı. Çünkü, Avrupa, nüfusunu besleyemeyecek bir tarıma sahipti. O günkü ekonomi, esas itibariyle tarıma ve ticarete dayalıydı. Tarım üretiyor, ticaret o üretilen malları dağıtıyordu. Tabii ki, nüfus baskısı bir noktada büyük sıkıntılar getirdi. Osmanlı İmparatorluğu da genişleyerek, yeni yerleri fethederek, ganimet alarak, vergi toplayarak, ekonomik alanda Avrupa''yı çepe çevre kuşattı.
Şartlar Avrupa''yı artık zorlamaya başlamıştı. Bir çıkış yolu aramaya mecbur etti. Zaten bütün buluşlar, bir zorlama, çaresizlik sebebiyle olmuştur.
Bu arayışlarla Amerika keşfedildi, 15. asırda, 16. asır ve 17. asrın başlarına doğru Amerika''dan, özellikle Güney Amerika''dan büyük bir servet akımı Avrupa''ya akmaya başladı. Altın, gümüş ve birçok kıymetli taşlar geliyor; hak hukuk tanımadan kaçırılan bu maddelerle Avrupa zenginleşiyordu. Bu zenginlik, fiyatların yükselmesine sebep oldu. Osmanlı ülkesinden de mal kaçmaya başladı. Çünkü, mal daima, nerede daha iyi fiyat bulursa, oraya gider. Sadece bununla kalmadılar. Hindistan, Uzakdoğu, Avustralya''da da koloniler kurdular. Avrupa''da bütün bu işler yapılırken, gelişmelere ayak uyduramadığı, yeni politikalar üretemediği için, Osmanlı''da16. Yüzyılın ortasından sonra bir duraklama, arkasından da yavaş da olsa, aşağıya doğru bir iniş başladı. Özellikle 1700''lü yılların ortasında Batı, sanayi devrimi ile enerjiyi kullanarak kol gücünün bin, on bin ve hatta yüz bin mislini alırken, Osmanlı bu sanayi devrimini kaçırdı. Tren kaçınca, 1750''lerde enerjinin, ilk önce kömür, buhar enerjisinin kullanılmasıyla başlayan bir mekanizasyon devrini atladık. Sanayi devrimi tabiatıyla Avrupa''yı değiştirdi. İleriye götürdü.
Bizde ise bu devir Osmanlı''nın gerilemesinin hızlandığı bir devredir. Ekonomik olarak o yarışa giremedik. Aynı şeyleri yapamadık, aynı şekilde gelişmemizi sürdüremedik.. Avrupa''nın artan zenginliği bize menfi tesir etti. Ekonomimizi sıkıntıya soktu. Sonunda Osmanlıyı çökertti. Şu bir gerçektir ki, genelde bütün devletlerin çöküşü ekonomik zayıflıktır. Güçlü her zaman ayaktadır. Her engeli aşabilir.
Gelmesine, birkaç ay kalan asır, ferdin asrıdır, bilgi asrıdır. Çok kimsenin ifade ettiği gibi, bu asırda fertlerin kitleler halinde değil, daha çok ufak gruplar ve tek tek çalıştıkları bilgisayar, telekomünikasyon, nakliye, inşaat, turizm gibi ekonomik faaliyetlerden oluşan hizmet sektörü, toplam işgücünün yüzde sekseninden fazlasını istihdam edecektir.
İleri ülkeler arasına girebilen milletler, bu değişimi gerçekleştirebilen, insanını 21. Yüzyılın gerekleri doğrultusunda eğitebilen milletler olacaktır. Türkiye''nin bundan böyle hedefi, binlerce kişinin çalıştığı devasa tesisler değil, bilgi çağının arkasında kalmayacak insan yetiştirmek olmalıdır. Bu da yetmez, hem sosyal, hem de siyasi hayatta , gelişim, değişim şarttır. Çünkü bütün bu gelişmeler için huzurlu ortam gerekir. Kim ne yaparsa yapsın, ben bildiğimden vaz geçmem dersek, bu defa da treni kaçırırsak, Osmanlı''nın durumuna düşmemiz kaçınılmaz olur.

