Geçen hafta pazartesi "Hayvanları Koruma Günü" idi. Batı Dünyası daha yeni yeni hayvanların da can taşıdıklarını, onlara da eziyet edilmemesinin önemini idrak etmeye başladı. Bunun için böyle özel günler tertip ediyorlar...
Halbuki dinimiz, ondört asır önce, gün falan tertip etmeden hayvanlara eziyet edilmemesi gerektiğini, dinin bir emri olarak bildirmiş; hatta insan hakkından öne almış hayvan hakkını. Çünkü, insan hakkı geçtiğinde bununla helallaşma imkanı vardır. Hayvan hakkı geçtiği takdirde bununla helallaşma imkanı yok. Bunun için bu hakka daha çok önem vermiş dinimiz... Hayvan hakkı sadece sözde kalmamış, fiiliyatta da gösterilmiş... Avrupa''da, bırakın hayvan hakkını, insanlara bile hayvan muamelesi yapıldığı; hayvan gibi alınıp satıldığı çağlarda, Müslümanlar, hayvanları haksız yere öldürmek şöyle dursun, sövmeyi, dövmeyi, kaba davranmayı bile yasaklamışlar; bununla ilgili kanunnameler yayınlamışlardır...
Bunları öğrenen Batılı aydınlar hayretler içinde kalırlar. Avrupalı, bir hukukçu olan Guer, "Müslümanların hayvanları korumak ve beslemek için sıkı hükümleri olan yasaları bulunduğunu öğrendiğim zaman hayret ettim" der. Bununla ilgili yerli sayısız tarihi kaynak vardır. Ancak, daha inandırıcı olması bakımından Batı''lı kaynaklardan, Batı''lı aydınların hatıralarından nakiller yapmak istiyorum sizlere. Mesela, Avrupalı yazar, Claude Farere, Osmanlı ülkelerine yaptığı seyahatte gördüklerini şöyle anlatır:
"Müslüman mahallesinde yaşayan kediler, kendilerine daima iyi muamele yapıldığı için, insanlardan korkmazlar, onlardan kaçmazlar. Fakat hıristiyan, Yahudi gibi gayri müslim mahallelerinde yaşıyan kediler, insanları görünce kaçarlar. Bu mahallelerde yaşıyan kediler, daha insanı görür görmez, selameti kaçmakta bulurlar." Yine Kanuni devrinde yıllarca İstanbul''da kalan Pedro, şöyle yazıyor: "Her Türk, pişen yemeğinin bir bölümünü köpeklere, kedilere, kuşlara ayırır."
Du Loir da 17. yüzyılda gördüklerini sapıklık (!) olarak algılıyor: "Türkler, hayır eserlerini hayvanlara da teşmil etmek suretiyle doğru yoldan sapıtmışlardır!.. Osmanlı''nın birçok şehrinde kedilerin barınıp beslenmesi için vakıflar kurulduğunu hayretle gördüm. Bu vakıflarda görevliler, hayvanlara hizmet ediyorlar. Birçok kibar Türk''ün, kasaplardan et, kebapçılardan kebap getirtip kendi elleriyle kedilere, köpeklere, büyük bir sabırla yedirdiklerini gördüm. Kuşlara sevgileri ise bunlardan bile fazladır..." Mareşal von Moltke, 1837''de Üsküdar''daki "Kedi hastahanesini" bizzat ziyaret ettiğini yazar. Kuşlar için vakıf suretiyle kurulmuş hastahanelerin en ünlüsü, yalnız hasta leylekler üzerinde ihtisas yapmış Bursa''da Guraba-hâne-i Laklakaan''dır.Tarihte ve günümüzde bütün dünyada görülmemiş bir örnektir bu. Castellan, binsekizyüzlü yıllların başlarında gördüklerini şöyle yazar: "Köpekler, Osmanlı şehirlerinin sokaklarında serbestçe ve korkusuzca dolaşır. Onlara dokunmak kimin haddinedir? Mahallenin varlıklıları, bunları beslemek için kasaplara muntazam para öderler. Bir bina inşa edilirken, güvercinlerin ve diğer kuşların susuz kalmamaları için münasip yerlere yalaklar yapmak, Osmanlı mimarisinin vazgeçilmez özelliklerindendir..."
18. asrın sonlarında İstanbul''da görev yapmış olan, İsveç elçisi d''Ohsson da şunları yazar: "Hiç kimse bir hayvana eziyet etmez. At, katır, deve gibi yük hayvanlarına fazla yük yüklenemez, zabıta görevlileri fazla yükü derhal indirir ve sahibine sert itharda bulunur, bu suçu tekrarlarsa tutuklanır. Yalnız eti yenilmek üzere ve yenilebilir hayvanlar öldürülebilir. Zevk için avcılık yapanlar hele İstanbullular için kınanacak insanlardır. Bu uygulama ve anlayış, Türk milletine şeref verir"
Vahşi hayvanlar, ancak insan hayatı tehlikede ise vurulabilir. Bunun gibi ancak zararlı hayvanlar öldürülebilir. Bunlar da, keskin bıçakla, aletle, eziyet edilmeden, suda boğmadan, ateşte yakmadan öldürülebilir ancak. Müslümanlar sadece hayvanları koruma altına almamış; tabiata da sahip çıkmış. Sultan Abdülmecid Han zamanında İstanbul''a gelen Lamartine''in söyledikleri de ilgi çekici.
Bir Fransız şair ve politikacısı olan Lamartine şöyle yazar:
"Müslümanların engin bir tabiat zevki ve aşkı vardır. Zevkleri basit, fakat hem tabii, hem yüksek estetik çizgidedir. Tabiat sevgisi engindir. Tabiatın güzelliklerini seyrederek mest olur, dalar, düşünür, şiir okur, dua eder. Türkler, mütefekkir; düşünen ve düşünce üreten bir millettir. Bu şekildeki bir iman ve hayat görüşü ile bütün dünya fethedilebilir." Görüldüğü gibi, kendilerinin ifadeleriyle Osmanlı''nın; insan haklarını bırakın hayvan haklarında bile emsali yok!..

