Millet maddi ve manevi yaralarını sarmaya çalışırken, hükümet ise depremden önce girilen ekonomik darboğazı nasıl geçeceğinin hesaplarını yapıyor. Hepimizin bildiği ve alıştığı üzere bunu yine vergi yoluyla yapıyor.
Geçtiğimiz sene, "kimsenin yapamadığını biz yaptık" diyerek ortaya atılan çağdışı "vergi reformu (!)"nu bu sene geri çeviren hükümetin elinde sadece "düşürülmüş vergi oranları" kaldı. Sonuç olarak vergi gelirleri düştü ve düşmeye de devam ediyordu. Kısacası Hükümet içinden çıkılması zor bir durum içerisindeydi. Bir taraftan IMF''ye verilen sözler diğer taraftan da çağdışı kalmış fikirlerin ürünü olan vergi reformunun açtığı yaralar ile kanayan ülke ekonomisi herkesi kara kara düşündürüyordu. İşte böyle bir ortamda yaşanan deprem felaketi, servet ve sermaye düşmanlığını birkez daha canlandırdı. "Hazır Milletin temiz duyguları kabarmış, millet kenetlenmiş iken, zaten vergilerini düzenli olarak veren kesimden ( diğer bir deyişle her zaman el altında hazır olan kesimden ) biraz daha vergi alalım" gibi sakat bir mantık işlemeye başladı. Biryandan da Hükümetin en yetkili ağızlarından bu uygulamanın ekonomiyi canlandıracağı savunması yapılarak bu sakat mantığa şekil verilmeye çalışıldı. Sağlanan kaynağın depremden zarar gören bölgelerin yeniden yapılandırılması için kullanılacağı ve bu konuda da çok şeffaf olunacağı da söylenenlere eklendi. Amaç bağcıyı dövmek değil üzüm yemek ama, 5-10 metre derine inildiğinde altından su çıkan, biraz daha derine inildiğinde balıkların bile yaşadığı bir su kaynağına rastlanan bir bölgede ( ki 1967 yılında yaşanan depremde aynı bölgede taş taş üstünde kalmamıştı ), bilinçsizce ve hiçbir kontrol olmadan, bölgenin yapılanmasının "rantiye canavarının" ellerine teslim edilmesi sonucu karşı karşıya kalınan maddi ve manevi yıkımı telafi etmek için ihtiyaç duyulan kaynağın, kayıtlı ekonominin birer parçası olan sanayici, müteşebbis, ücretli, memur ve işçi kesiminden, yukarıda bahsettiğimiz fırsatçılık zihniyeti çerçevesinde karşılanılmaya çalışılması haksızlık olmaktadır.
Kısacası mali ve iktisadi politikalar sağlıklı bir mantık çerçevesinde yapılandırılamayınca, ortaya çıkan sonuçlar ile bir yandan doğru şeyler yapmaya çalışırken diğer yandan varolan doğruları yıkıyor veya bozuyoruz. Bu durumu birkaç örnek ile açıklayabiliriz:
Otomotiv sektörünü içinde bulunduğu durumdan kurtarmak için bir yandan vergi avantajları sağlarken diğer yandan deprem bahanesi ile otomobil sahiplerinden daha fazla vergi almaya çalışıyoruz.
Mevduat ve repodan elde edilen faiz gelirlerini beyanname dışına çıkartarak 10 puanlık bir kaynak kaybı gözönüne alınırken diğer yandan stopajı repoda 6, mevduatta 1 puan yükseltiyoruz.
İletişim gibi, dünyanın büyük gelişmeler kaydettiği bir konuyu "lüks tüketim" kalemi olarak görüyoruz ( nasıl görmeyelim ki, Hükümetin Başbakanı deprem sonrası yetkililere, diğer yollardan ulaşamadığı için TV aracılığıyla direktif gönderiyor ) ve cep telefonu sahiplerinden daha fazla vergi almaya çalışıyoruz. Gerçi bunu da beceremiyor ve artan toplumsal baskılar ile geri adım atmak zorunda kalıyoruz.
Deprem felaketinin mali boyutlarını, Körfez Krizi sonrasında yaptığımız gibi, olduğundan fazla göstermeye çalışarak yurtdışından gelmesi beklenen yardımları daha doğmadan öldürüyor veya sakatlıyoruz.
Biraz daha gerçekçi olmak zorunda ve çözümleri tozlu raflarda bulunmaktan daha ileri gidememiş ekonomik uygulamalarda değil de, modern ekonominin gerekleri ve kuralları arasında aramalıyız.
Gelelim piyasalara. Deprem felaketi sonrası İMKB''nin 7 işgünü kapatılmasının ne kadar olumlu ve fakat bir o kadar da yeterli olmadığı, Perşembe günü yaşanan %10.3''lük deprem ile sanırız anlaşılmış oldu. Yatırımcının henüz hazır olmadığı ortaya çıktı. % 111 seviyelerine kadar yükselen bono bileşikleri, Sosyal Güvenlik reformunun meclisten geçmesi ile beraber önce % 103, ardından da % 99 seviyelerine kadar geriledi. Yabancı bankaların önünü çektiği dövizde talep dalgası da gerek Merkez bankasının müdahaleleri ve gerekse nakit ihtiyacı içinde olan bankaların döviz satışları ile, dolar/mark paritesinin 1.87 seviyesine yükselmesine rağmen kontrol altına alındı.
Fakat piyasaların birçok kişinin beklediğinin tersine, ekonominin çok iyi okunması ve kendi dinamikleri ile hareket etmekte olduğu gerçeğinin iyice anlaşılması ile beraber hızlı bir toparlanma içine girmesi gerçekten sevindirici bir gelişmeydi. Yatırımcıların ekonomik verileri yakından takip etmelerinin yanısıra bu verileri oldukça iyi yorumladıkları da İMKB''de, haftanın son günü yaşanan toparlanma ve seçici hareketlerden anlaşılmaktaydı.
Diğer ilginç bir gelişme ise, özellikle borsa çevrelerinde son dönemlerde iyice gözden düşmüş olan konvensiyonel sektörlerin (çimento, demir, cam, v.b.), deprem sonrasında tekrar hatırlanmış olması ve borsa yatırımcılarının ve analistlerinin bundan sonra da bu sektörlerin, daha önce de olduğu gibi varolacaklarını anlamaları olmuştur. Şurası bir gerçektir ki, insanlar daha uzun bir süre daha çimento ve demir ile yapılmış evlerde oturup, bildiğimiz camlardan çevreyi izleyeceklerdir.
Orta ve uzun vadeli yatırımlar için fırsatların oluşmaya başlayacağını düşündüğümüz önümüzdeki günlerde, hertürlü spekülasyondan uzak durulması ve piyasalarda yaşanabilecek muhtelif sert fiyat hareketlerinden kaçınılması gerektiği de unutulmamalıdır. Yatırımcılara tavsiyemiz, bugünkü düşük fiyatları iyi değerlendirmeleri ve mali yapısı sağlam, fiyatları ucuz kalmış hisse senetlerine toplam portföylerinin %40''ı nispetinde yatırım yapmalarıdır. Genel olarak portföy önerimiz ise %40 Türk lirası, %40 hisse senedi ve %20''de döviz şeklindedir.

