Kaydet
a- | +A

Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler üzerindeki düşüncelerimizi bir vesile ile birkaç hafta önce bu köşede yazmış, anlatmaya çalışmıştık. Aynı konuya şu sıralarda bir daha değinmeyi düşünmüyorduk. Ama güncel olayların gelişimi bunu zorunlu hale getirdi. Türkiye''deki bazı siyasi cinayetlerde ve faili meçhul diye tanımlanan olaylarda İran ilişkisi kuşkuları, İranlı bir gizli servis mensubunun Türkiye''ye sığınması, verdiği ifade edilen bilgiler gündemin en ön sırasına gelip oturdu.

İran ne olursa olsun bizim en eski dip komşumuzdur. Aklıma Ömer Seyfettin''in "İncili Kaftan" öyküsü geldi. Bunu hepimiz biliriz. Zemine zamana pek uygun düşen bir hikayedir. Hatırlatmaya çalışalım: Vaktiyle yine böyle bir karışıklık ortamında Padişahın İran Şahına bir elçi yollaması gerekmiş. Seçilen elçi bütün varlığını rehin bırakarak üzeri en değerli pembe incilerle işlenmiş paha biçilmez bir kaftanı sırtına geçirip Şah''ın huzuruna çıkmış!.. Şah Türk elçisini huzurunda ayakta tutabilmek için kabul salonunda oturacak hiçbir şey bırakmamış, hepsini kaldırtmış. Türk elçisi de bunun üzerine sırtındaki paha biçilmez kaftanı yere sererek üzerinde bağdaş kurmuş, Şah ile öyle dikine dikine konuşmuş. Ayrılırken de pembe incili kaftanı yerde bırakmış. Şah arkasından seslenerek kaftanı unuttuğunu hatırlatmış. Türk elçisi: "Hayır unutmadım, baktım ki sarayınızda bir Türk elçisini oturtacak yeriniz yok, onu size bağışladım!" diyerek ayrılmış.

* * * Meslek hayatımda en az onbeş yirmi defa resmi görevle İran''a gittim. Cumhurbaşkanlarının yaptıkları resmi ziyaretlere resmi heyet üyesi olarak katıldım. İran''ı ve İranlılar''ı iyi tanıdığımı sanırım. Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki ilişkileri tarihten okuyalım, ama Cumhuriyet döneminde Atatürk ile Rıza Şah iyi ilişkiler kurmuşlardı. Atatürk ilk dış ziyaretinin Tahran''a olacağı vadinde bulunmuştu. Belli ki bir dış ziyareti düşünmüyordu. Şahın ziyaretini iade etmek Celal Bayar''a kısmet oldu. Rıza Şah ölmüş, yerine oğlu Muhammed Rıza Şah gelmişti. Hak ve hazmedilmemiş bir kibir içinde idi. Ziyaret programını kendisi yapmış, bizim taraf da kabul etmişti. Uçak sabah saat onbirde Tahran''a inecek, resmi heyet üyelerimiz Jaket Atay ile uçaktan inecektik. Bu heyete hiyerarşi sırasında onuncu sırada katılıyordum. İran programında adımın karşısında Mudur-i-kulli Bazergani" diye yazıyordu. Celal Bayar bu konuda çok titizlik gösteriyordu. Hepimiz çok iyi hazırlanmıştık. O zamanlar şimdiki gibi Cumhurbaşkanı veya Başbakanların çifter çifter jet uçakları yoktu. 3 adet ikişer pervaneli askeri Dakota uçağına doluştuk. Saat onbirde Tahran''da olabilmek için bir gün öncesinden Diyarbakır''a gittik, ertesi sabah uçağa kuyruklu jaket ve çizgili pantolonlarımızla binecektik. Gece hep beraber yemek yerken Tahran''dan bir haber geldi. Şah hazretleri resmi heyetimizden sadece onbir kişinin ellerini sıkacaklarmış. Celal Bayar''ın yüz hatları gerildi. Yay şeklindeki kaşları gözlük çerçevesi ve camlarının üzerinden inip kalkmaya başladı. Fuat Köprülü''ye dönerek "Fuat bey resmi heyetimiz kaç kişiden müteşekkildir?" diye sordu. Fuat Köprülü Dışişleri Bakanı idi ama cevap Fatin Rüştü Zorlu''dan geldi. Başbakan Yardımcısı idi. "21 kişi efendim" dedi. Öyle mi idi değil mi idi? Pek belli değildi.

Celal Bayar''ın sinirli sesi duyuldu. "Söyleyiniz Şah hazretleri eğer bütün heyet üyelerinin ellerini sıkmayacaklar ise ben yarın sabah Ankara''ya avdet ediyorum!" O geceyi biz gençler telefon başında geçirdik. Sonuç Şah hazretleri resmi heyete dahil olmayan ve Türkiye Cumuhrbaşkanının Sefarette vereceği mukabil yemek için bizimle gelen Ankara''nın ünlü Washington Restoranı sahibi ile aşçılarına varıncaya kadar herkesin ellerini bir güzel sıktı idi!..

* * * Bayar''ın sırtında da "incili kaftan" yoktu ama nasıl konuşmak gerektiğini biliyordu. İranlı komşularımızla onların anlayacağı bir dilden konuşmak gerekeceği kanısındayım.

* * * Sevgili okuyucularıma arzımdır. Allah''ın izni ile birkaç hafta dinlenebilmek umudu ile izne çıkıyorum. Haftalık yazılarımı yetiştirmeye yine de gayret edeceğim.