Bu haftaki yazımın başlığını, Genel Yayın Müdürümüz Sn. Kenan Akın''ın geçen haftaki "FLAŞ"ından ödünç aldım. Aslında pek üzerime vazife de sayılmayabilirdi. Ama galiba geçirdiğim hastalık ve ameliyat sonrası biraz alıngan olmuşum. Doktorum öyle söylüyor. Efendim önce bir hatırlatma ile başlayalım: İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa''nın yeniden yapılanması ve kalkınabilmesi için ABD''nin desteği ile çeşitli kurum ve kuruluşlar ortaya çıkmıştı. OECD, Avrupa Konseyi, Kömür ve Çelik Topluluğu gibi kuruluşlardan ilk ikisine Türkiye derhal tam üye olarak katıldı. Bugün AVRUPA BİRLİĞİ (AB) diye tanımlanan kuruluşun asıl adı "CEE" Avrupa Ekonomik Topluluğu''dur. 25 Mart 1957 tarihli Roma Antlaşmasında yazılı olan sadece 6 Avrupa ülkesi arasında ekonomik birliği öngören bir işbirliği söz konusudur. Hemen aynı tarihlerde diğer bazı Kuzey Avrupa ülkeleri aralarında bir serbest mübadele bölgesi (EFTA) kurma çalışmaları içinde idiler. Türkiye o tarihlerde her ikisi ile de ilgileniyordu. Şartlar ikincisine katılmaya veya yanaşmaya müsait değildi. Birincisi, yani AET ortaklık statüsü ile başlayarak kademeli biçimde tam üyeliğe götürüyordu. Yunanistan da onu seçmişti. Biz de uzun ve çetin müzakereler sonucu Ankara Anlaşması ile "Ortak Üye" statüsünü kazandık. Tartışmalar hem içeride hem dışarıda yapılıyordu. Müzakerelere başladığımızda Demokrat Parti iktidarda Halk Partisi muhalefette idi. İnönü''nün başını çektiği muhalefet "Onlar ortak biz pazar.." sloganı ile olumsuz yönde çok etkili oluyordu. Kaderin cilvesi 27 Mayıs olayından sonra Ankara Antlaşmasını imzalamak yine rahmetli İnönü''nün başkanlık ettiği koalisyon hükümetine nasip oldu. Ama bu kolay olmadı İnönü bu antlaşmadan istediğimiz anda çıkabileceğimiz yolunda Dışişleri Bakanı rahmetli Feridun Cemal beyden yeminli güvence almak gereğini hissetti. Avrupa Topluluklarına katılma konusu Türk intelijansiyasında özellikle diplomatlarla maliyeciler arasında bugünlere kadar devam eden tartışmalara ve atışmalara sebep oldu. 27 Mayıs ihtilalinden sonra alelacele çıkarılan ünlü 13 sayılı kanunla iktisadi dış ilişkiler maliyeye devredilince ortalığa nisbi bir sükun geldi. * * * Bugün artık AB''ye dönüşen ve bizim de 1964''te ortak olduğumuz AET''nin kurulmasında başlıca iki neden vardı: Birincisi savaş yüzünden yakılan, yıkılan Avrupayı ekonomik işbirliği ve ABD yardımı sayesinde eski refah düzeyine ulaştırmak, ikincisi ise açıkça söylenmeyen, Almanya''yı kontrol altında tutabilmek, eskisi gibi gereğinden fazla güçlenmesini önlemekti. Diplomatik ifade ile Avrupa''yı yeniden "Bir Almanya Avrupası yapmak yerine bir Avrupa Almanyası oluşturmaktı." Bu iki kuruluş amacından birincisi çok başarılı, ikincisi ise beklendiğinden de çok başarısız oldu. Almanya ekonomik gücünü artık açıkça siyasi alanda da kullanmaya başlamıştır. Bunda en büyük sorumluluk Almanya''yı koluna takıp ABD''ye kafa tutmaya çalışan Fransa''nındır. 70 yılda üç defa Alman istilasına uğrayan bir ülkenin daha dikkat göstermesi gerekirdi. * * * General De Gaulle ziyadesi ile mağrur, ama aynı ölçüde kindar ve affetmeyen bir karaktere sahipti. Savaşın daha başlangıcında Almanlar Fransa''yı işgal edince Londra''ya gitmiş, Almanlar Paris''i terkedinceye kadar orada bir sürgün hayatı yaşamıştı. İngiliz ve Amerikalılardan hiç de iyi muamele görmemişti. Paris''i kimlerin kurtardığı hâlâ tartışılır. Fransızlar, müttefikler arasına sıkışmış kalmış General Leclerc komutasındaki II. Zırhlı Tugay''ı hâlâ kurtarıcı sayarlar. Aslında Normandiya çıkarmasından sonra Almanlar, Paris zarar görmesin diye kendiliklerinden çekilmişlerdi. Fransa öcünü mağlup Almanya''ya yanaşmakla almak istedi. Elysee anlaşmaları ile onu onurlandırdı. İki yaşlı adam De Gaulle ve Adenauer, Rhein kıyılarında kol kola dolaşırlar iken nehrin iki tarafındaki Fransız ve Alman topraklarına bakarak konuşuyorlardı: De Gaulle, "Sende bilek, bende yürek var... Birlikte çok şeyler yapacağız" diyordu. Adenauer başı ile tasdik ediyordu ama muhatabı, nehrin sol tarafındaki Fransız topraklarının son 70 yıl içerisinde Almanlar tarafından üç defa işgal edilmiş olduğunu unutmuşa benziyordu.
* * * Roma Antlaşmasının 6''ları çabuk çoğaldılar. Önce 9, sonra 10, 12 ve nihayet 15 oldular. 2000 başlarında sayıları belki 25 olacak, fakat gerçekte fazla bir şey değişmeyecek. Asıl önemli olan AB içerisindeki structuel değişme ve gelişmedir. Avrupa''nın böyle bir gelişmeyi kolaylıkla hazmedebileceğine inanmıyorum. Bunun öncülüğünü yapan Fransa''da bile kuşkular belirmektedir. Kendi kendime bazen şöyle bir sual soruyorum: 1959-60''larda sevdalandığımız Avrupa Toplulukları ve bütünleşmesi eğer bugünkü durum ve tutumunda olsa idi, onlara katılmak için bu kadar tehalük gösterir mi idik? Cevap vermekte hayli zorlanırdım. AB''nin bugünkü durumu Fransa''nın değişik desteği ile hükümetler tarafından atanmış memurlar, bürokrat ve teknokratların eseridir. Tarihte 1300''lerden Dante Alighieri''den başlayan ve hepsi hüsranla sonuçlanan deneyimleri, emsalleri vardır. Tarifi itibariyle birleşme, çoğunlukla ortak bir tehlikeye karşı oluşur. Bazıları ABD''ye kızıyor diye horozlanıp sağa sola kafa tutmakta hiçbir fayda yoktur. Fransızların uluslararası simgesi HOROZ''dur. Altın paraları bile hâlâ "Le Coq" diye tanımlanır. Bu haftaki yazımızı yine de bir Fransız deyimi ile tamamlayalım: "Horozlar bir yumurta yumurtlayacak olsalar tavukların ağzını kapatamazsınız.." Anlamını anlayanlar çok olacaktır ama biz yine de bir fırsatı düşer ise örnekleri ile anlatmaya çalışırız...

