18-19 Kasım 1999 tarihlerinde Çırağan Sarayında toplanan Zirve çok şükür kazasız belasız sona erdi. Önceden daimi temsilciler tarafından hükümetlere danışılarak hazırlanan Belgeler imzalandı.
Toplantının aralığında, özel bir Avrasya-Aile Meclisinde Türkiye, Türkmenistan, Azerbaycan ve Kazakistan Cumhurbaşkanları gelecek yüzyılın ilk on yılında Türkiye''yi bir "enerji pazarı" haline getirmesi beklenen anlaşmaları imzaladılar. Amerika Başkanı Bill Clinton noter görevini yüklendi. O da ayrı bir belgeye imzasını koydu. Aslında bu imza merasimi çok daha parlak biçimde ve Boğaziçi''nde yapılacak bir yat gezisinde imzalanacaktı. Bereket versin hava koşulları elvermedi. Üst üste iki büyük deprem felaketi geçirmiş olan Türkiye, trilyonları aştığı söylenen bir faturayı daha kabarık ödemek zorunda kalacaktı.
Aslına bakılırsa zirveye katılan yabancı ülkeler böyle bir durumda toplantının İstanbul''da toplanmasında ısrarlı kalan ülkemiz yöneticilerinin bu soğukkanlı kahramanlığına hem şaşırmışlar hem de hayran kalmışlardı.
Toplantı, Türkiye bakımından gerçekten çok görkemli ve başarılı oldu. 52 Avrupa ülkese, ABD+Kanada''nın devlet ve/veya Hükümet Başkanları tarafından imzalanmış olan OSCE, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü Zirve Deklarasyonu, yahut yeni adı ile İstanbul Deklarasyonu ve gündemindeki diğer belgeler, aslında üye ülkeler tarafından uzun süre öncesinden beri üzerinde çalışılmış ve bir"Consensus" sağlanarak zirvede imzaya hazır hale getirilmişti. Concensus dediğimiz ortak anlayış veya mutabakat zaten 1973 Helsinki Dışişleri Konferansı''ndan bu yana bu uluslararası örgütün en belirgin vasfını oluşturmakta devam eder. Bu ilk toplantıya zamanın Dışişleri Bakanı Haluk Bayülken ile rahmetli Orhan Eralp ve ben de üç kişilik bir heyetle katılmıştık. O günlerde bunu en çok isteyenler arasında Sovyetler Birliği başı çekiyordu. Veto hakkının bulunmayacağı bir bölgesel forumun kurulması önem arzediyordu. Hatırlanacaktır, 1945''te San Fransisco şartı ile kurulan BM Örgütü aslına bakarsanız, savaşı kazananların ve yandaşlarının eseri idi. Müttefikler yanında savaşa katılmayanlar yahut savaş ilan etmeyenler bu konferansa davet edilmeyeceklerdi. Türkiye''nin son anda savaş ilanı zorunluğu da bundan kaynaklanmıştı.
18-19 Kasım 1999''da tüm Avrupa ve ABD+Kanada Devlet ve Hükümet Başkanlarının İstanbul''da toplanması ve imzalanan belgelerin tarihe bu isimle geçecek olması kuşkusuz büyük bir başarı sayılmalıdır. Bunu bir bakıma doğal karşılamak lazımdır. Öyle ya asrın en büyük, en kalabalık ve en kapsamlı zirve toplantısı bizde, evimizde İstanbul''da yapılıyordu!.. Arka arkaya gelen ve binlerce vatandaşımızın ölümüne ve yüzbinlercesinin de evsiz barksız, perişan olmasına sebep olan iki büyük deprem felaketine rağmen ıstırabımızı içimizde saklayarak metanet göstermiş, bu toplantının ertelenmesini veya başka bir ülkeye naklini kabul etmemiştik.. Bu tutum dünya tarafından saygı ve hayranlıkla değerlendirildi.
Belge metinleri noktasına virgülüne kadar, hükümetlere danışılarak önceden hazırlanmıştı. Bu yüzden herhangi bir sürpriz beklenmiyordu. Ama, böylesi toplantılarda çok denenmiştir, bilirim, yine de son anda birileri çıkar, mızıkçılık ederek tekerleklere bir çomak sokar, araya aracılar girer, çoğu kez bu iş diplomatlara düşer ve mesele bir hal ile halledilir.. "Zaten diplomatların asıl görevleri önce bir mesele çıkarıp sonra da onu halletmektir.." diye nükte niteliğinde söylenen sözler de çoktur!.. İstanbul''da belgelerin imzalanacağı gün de öyle oldu!. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Yeltsin ve Clinton arasında Çeçen meselesinde koparılmak istenen fırtına ve onu izleyen siyasi show bunun bir örneğinden başka bir şey değildir. Konuya ilk değinen Şansöliye Schröder''den sonra Yeltsin sağ elinin şahadet parmağı ile masaya şiddetle vurmaya başladı. Vaktiyle benzeri bir olay Khroutchev zamanında da cereyan etmişti. Adam hızını alamamış, parmağına da kıyamamış, ayakkabısını ayağından çıkarıp masayı tokmaklamaya başlamıştı. Onun yanında Yeltsin yine de çok nazik kaldı!. ABD Başkanı Clinton''ın yüzü daha kızardı okumakta olduğu yazılı metinden taştı. İrticalen diplomasi tarihine geçecek harika bir konuşma yaptı. Adam Rus da olsa sanırım duygulandı, yavaş yavaş salonu terketti. Bir süre sonra Clinton da onu izledi. Kuliste neler olduğunu göremedik ama bir süre sonra ikisi birden birinin eli öbürünün omuzunda, öbürünün kolu berikinin kalın belinde TV ekranlarında göründüler!. Fırtına atlatılmış, ama Yeltsin yine de herkesin içinde yenik düşmüş görüntüsüne tahammül edemedi. Toplantının sonunu beklemeden ülkesine döndü ama bu hiçbir şeyi değiştirmedi!..

