Kaydet
a- | +A

1990''lı yılların sonuncu sonbaharındayız. Sonbahar hazan mevsimidir. Dört mevsim arasında en hazin olanıdır. Renklerin solmaya başladığı, yeşilin pembenin, kırmızının eski parlaklıklarını kaybederek gül kurusu sarıya dönüştüğü, doğanın ve çevrenin pastelleştiği bir dönemdir. Bu mevsimde insanlar yaz mevsiminin rehavetinden henüz kurtulamamış, artık kış aylarının yakınlaştığını içlerine sindirememiş, ne yiyip ne içeceklerini, sabahları evlerinden çıkarken üstlerine başlarına ne giyeceklerini pek kestiremedikleri bir ara mevsime girmiş gibi olurlar. Bu yüzden olacak bu aylarda hastalık çok olur. Çoğu kış aylarında olabileceklerin öncüsü, habercisi sayılır. Eskilerde "İnce Hastalığın" daha sık görüldüğü dönemlerde sonbahar ve özellikle eylül ayı en kritik bir dönem sayılır, bu mevsimi kazasız belasız atlatabilenler gelecek eylüle kadar bir nevi bağışıklık kazanmış gibi sayılırlardı.

Bu yıl Eylül ayına Ağustos ayının hiç beklemeyen korkulu rüyası, kâbusu içinde girdik. Milletçe kahrolduk, yandık yakındık. Marmara Bölgemizde, Adapazarı''ndan başlayıp, İzmit''e, Derince''ye, Gölcük, Karamürsel, Yalova, Bursa ve İstanbul''a kadar uzanan bir bölgede yaşayan insanlarımızın ayaklarının altındaki toprak bir acayip titremeye başladı. Gece yarısından sonra toprak yarıldı. Bütün bölge hatta Türkiye dipten derinden sarsıldı. Onbeş bin insanımız öldü, otuz bin kişi yaralandı. Onbinlerce bina ve tesis toprak altında kaldı. Henüz felaketin tam bir dökümünü yapabilmiş, envanterini çıkarabilmiş değiliz. Evet bu bir doğal afet bir büyük felaketti. İkisinin de ne zaman başa geleceği belli olmaz. Ama gelince de yardım için ilk akla gelen Devlet ve Hükümet olur. Eğer konu komşu ve halk dayanışması ve yardımlaşması ve dış yardımlar zamanında yetişmemiş olsa idi, bugün hâlâ yana yakıla yükselen felaket ve şikayet feryatları çok daha yükselecekti. Hükümet bu konuda maalesef yeteri kadar başarılı ve süratli davranamamıştır. Herkesin bildiğini ve aralarında açıkça konuştuğunu biz neden ve kimden saklayalım? Yeni bir Meclis toplanmış, üç parti sağlam patentli bir Hükümet oluşturmuş, Parlamento''dan kolay bir güvenoyu almış, fakat daha doğru dürüst işe başlayamadan güvenoyunu halk içinde büyük ölçüde kaybetmek tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Açık söyleyelim, çok yazık olmuştur. Zira Eylül ayı ile beraber bütün dünyada derin bir kış hazırlığı başlamıştır. Bu bir kışlık, bir yıllık değil kuşaklar boyu sürmesi beklenen yeni bir düzenin son rötuşlarıdır. Başbakan Ecevit Amerika Birleşik Devletleri''ne Başkan Clinton ile öğle yemeğine gitmektedir. Medya veya yetkililer başkaca bir bilgi vermiyor!.. Ama kimsenin kuşkusu olmasın, bu sefer mönüde Kıbrıs''ın başı vardır. Bu ziyafetin onur konuğu olmak, ismi Kıbrıs Barış Harekatı ile "Umudumuz" haline geliveren Sayın Ecevit için bir bakıma bir şans, bir bakıma ise talihsizliktir!.. 1974 ünlü Barış Harekatı''nın en başarılı aşamasında, Milli Güvenlik Kurulu Çankaya''da toplantı halinde iken Henry Kissinger''in telefon başında Sayın Ecevit''e yaptığı ısrarlı baskıya dayanılamamış, ateşkesi kabul etmiştik!.. Şimdi aynı konuda daha ağır bir baskıya maruz kalmayacağımızı kim temin edebilir?

Sonbahar tarım ürünlerinin toplandığı, pazarlanmaya başlandığı, ticaret ve sanayide işlerin ve ihracat ve ithalatın yoğunlaştığı bir dönemdir. Diplomasi hareketlenir, başta Birleşmiş Milletler Örgütü ve diğer ulaslararası kuruluşlar olmak üzere hepsi kapılarını ardına kadar açmış durumdadırlar. Bu yıl açılış çalışmalarının ayrı bir özelliği de yeni yüzyıla girilmekte olmasında yatar. Yeni bir yüzyıla girerken hangi konuların yeni yüzyıla, neden ve nasıl devredileceğini önceden kestirmek mümkün değildir. Herkes elindeki işi tamamlamış olarak tarihe geçmek istemektedir. Bill Clinton, iki dönemlik Başkanlık görevini tamamlamış olacaktır. Bir üçüncüsüne ne anayasal hakkı, ne de tenezzülü vardır. Yerine kim gelirse gelsin, ona temiz bir alan bırakmak durumundadır.

Demirel, eğer bazılarının gönlündeki emeller ve hayaller gerçekleşmez ise o da artık anılarını yazmaya başlayabilecektir. Bu da hiç azımsanmayacak büyük bir hizmet olacaktır. NATO, tam bir istihale aşamasındadır. 2000''li yıllarda mevcudiyetini nasıl ve kimlerin emir ve komutasında, hangi idealler istikametinde yürütecektir? Gelişmeler Türkiye''nin bu kuruluş içinde şimdiye kadarki önemini koruyamayacağı istikametindedir.

Avrupa Birliği bir dört yol ayrılığındadır. Avrupa Birliği''nin siyasi gelişme istikametinde geleneksel Konsey-Komisyon egemenliği, geçen nisan ayında Avrupa Parlamentosu''nda ağır bir darbe yemiştir. Hiçbir ahdi yetkisi yok sanılırken Parlamentoda bir gensoru ile tepetaklak devrilmiş ve siyaset eskisi üst düzey bürokratlardan oluşan komisyonun keli meydana çıkmıştır. Bundan sonra tekrar eski itibarını elde edebilmesi hayli zamana ihtiyaç gösterecektir. AB''ye yeni üyeler alınması çok aceleye getirilmek istendi, başarılı olamadı. Konu 2000''li yıllara sarktı. Kıbrıs''ın bir "hile-i şeriye" ile Türkiye''den ayrı olarak alınması vaktiyle iki Almanya''nın mevcudiyeti sırasında da denenmiş başarılı olamamış, sonra da Kohl''ün iki Almanya''yı birleştirme politikasının başarıya ulaşmasından sonra buna zaten gerek kalmamış, dosya rafa kaldırılmıştı.

Kosova meselesi hâlâ devam ediyor. Buna çözülmüş gözü ile bakmak yapılacak yanlışların en büyüğü olur. Rusya şu sıralarda kendi iç politikasında çok ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. Onun tam mutabakatı olmadan Kosova meselesinin ABD''nin Oslo-Dayton-Rambouillet ve benzeri Modüs Vivendi ile sürekli bir mutabakata bağlandığını sanmak hatalı olur.

ABD bu bölgede Pax Americana diye ifade edebileceğimiz politikasında ısrarlı görünüyor ve 2000''li yıllara girerken bu konuda kuşku ve geride pürüz bırakmak istemiyor. Arap-İsrail anlaşmazlığının hallinde artık geriye dönüle. Irak ve özellikle Kuzey Irak ve Kıbrıs için aynı istikamette gayret sarfediyor. Temiz bir miras bırakmak istiyor. Ama arada "Reddi Miras" edebileceklerin varlığını düşünmek bile istemiyor.

Marmara bölgemizdeki deprem felaketi dış politikamızı duygusal istikamette etkilemiş görünüyor. Bunu doğru bulmuyoruz. Herkesin başına gelebilecek bir afet ve felaket karşısında ilişkilerimiz ne olursa olsun diğer ülkelerin bir dayanışma ve yardımı afetin kendisi kadar doğal karşılanmak gerekir!.. "Meğer bizi ne kadar çok çok seviyorlarmış!" gibi bir düşünce ile 87 milletin temsilcilerine gümüş şükran plaketleri dağıtmaya kalkmak, daha hâlâ başlarını sokacak bir çadır peşinde koşan felaketzedeler ile istihza anlamına da gelebilir. Bunu fuzuli bir gayretkeşlik sayıyoruz.

Afetin, felaketin anatomisi olmaz. Ama konuyu yine de her bakımdan bir teşrih masasına yatırıp bilimsel, ekonomik ve psikolojik açılardan incelemekte daha fazla geç kalmayalım. Hele hele mustarip felaketzedelerin kimi haklı kimi duygusal şikayetlerini mutlaka anlayışla karşılayalım. Sorumlu yöneticiler olarak kameralar karşısında hiddetli, şiddetli ve onları paylar gibi beyanlarda bulunmaktan titizlikle kaçınalım diyoruz!..