Kaydet
a- | +A

Cumhuriyet bayramının 77''nci yıldönümü kutlamalarını evde ekran başında etkinlikleri izlemekle yetindim. 75. yıl davetlerinden tasarruf nedeni ile emekli büyükelçiler protokol dışı bırakılmışlardı. 42 yıllık Devlet ve özellikle Devleti temsil hizmeti bizlere böyle bir bayramı, Devleti temsil eden en büyük mülkiye amiri ve davet sahibi valinin şahsında kutlama alışkanlığını vermişti. Bundan mahrum kalınca gerçekten üzülmüştük. Tesellimiz yücelerden, Çankaya''dan gelmiş rahatlamıştık. Bu sefer davetiyelerimizi teker teker Polis marifeti ile imza karşılığı almıştık. Ama bu sefer de mevsimin azizliği davetiye ile aynı zamana rastlamış ve münasebetsiz bir soğuk algınlığı beni bu fırsattan mahrum bırakmıştı.

Anıtkabir ziyaretlerinden başlayarak karada ve havadaki geçit resmi ve bütün kutlama etkinliklerini TV ekranlarından izledim. Geçit resmini izlerken bir hayli duygulandım. Cumhuriyetin 10. yıldönümünde Galatasaray İzci Oymağı ile Atatürk''ün huzurundan uygun adım geçenler arasında ben de vardım. Şeref locasında, fraklar içinde dimdik, beyaz eldivenleri ve sağ elindeki siyah silindir şapkasını kalbinin hizasına götürerek ve adeta her birimizin gözlerinin içine bakarak bizleri izliyordu. Sağında solunda yabancı ve komşu Devlet başkanları ve başkomutanları vardı. Gözlerim onu aradı. Eskileri anımsayarak hüzünlenir gibi oldum. O günlerde Ankara yeni yeni gelişmekte olan büyücek bir kasaba görüntüsünde idi. Cumhuriyet bayramı için İstanbul''dan bizleri iki gün öncesinden özel trenler ile Ankara''ya götürmüşlerdi. Geçit resminin son provası orada yapılırdı. Misafirliğimiz nispeten kolay olmuştu. Erzakımızı beraberimizde götürmüştük. Sırtımızdaki izci çantalarımıza Amerikan bezinden büyük boy torbalar yerleştirilmişti. Neye yarayacağını bilmiyorduk. Ankara''da sadece üç okul binası vardı. Ankara Lisesi, Keçiören yolundaki Ziraat Mektebi ve Orman çiftliği yanındaki Gazi Terbiye Enstitüsü...Bizler Ankara lisesinde misafir edilecektik. Bahçeye öküz arabaları ile kuru ot balyaları getirilmişti. Talimata uyduk. Çantalarımızdaki beyaz torbaları bu kuru otlarla doldurduk. Torbaların ağızları, becerikli oymak beyimizin yardımı ile çuvaldıza benzer kalın bir dikiş iğnesi ile ve sicimle dikiliyordu. Artık hepimizin mükellef ve rahat bir yatağı vardı. Ama binanın içinde yer kalmamıştı. Önce gelenler yerleri kapmışlardı. Ama ne gam? Okulun bahçesi daha güzeldi. 1933 yılının 29 Ekimi''nde havalar şimdiki gibi kararsız değildi. Şurup gibi yazdan kalma bir sonbahar günü yaşıyorduk. Battaniyelerimize sarınıp gökyüzünde geceleri bizlere göz kırpan pırıl pırıl yıldızları seyrederek uyuyorduk. İzcilikte yıldızlara bakarak istikamet tayinini öğretmişlerdi. O zamanki adı ile "Dübbüekber-Dübbüasgar" (Büyükayı-Küçükayı) diyerek kutup yıldızını ararken uykumuz gelir tatlı rüyalar görerek uyurduk.

Bayram gecesi şehirde büyük fener alayları, şenlikler yapılmış, hepsine doyasıya katılmış, eğlenmiştik. Ankara Lisesi''nin bahçesine döndüğümüzde saatler sabaha çok yaklaşmıştı. Şenliğe, coşkuya doyamamıştık. Ankara bugün bile söylenen Onuncu Yıl Marşı ile inliyordu. O gün İstanbul''a dönecektik zaten... Bu yüzden içi kuru ot dolu yataklarımızı düzenlemeye, sıralanıp yatmaya üşendik. Sokaklardan hâlâ Onuncu Yıl Marşları söyleniyor. Ateşler yakılıyordu. Dayanamadık, hepimiz torbalardaki otları ortaya döktük, oluşan dağ gibi harmanı ateşledik. Etraftan korkanlar, telaşlananlar oldu. Bizler ateşin etrafında halka olup birlikte şarkılar söyledik. Oyunlar oynadık. Gün ağarınca İstanbul''a dönüş hazırlıkları başladı ve nihayet yorgun bir lokomotifin arkasına takılmış üçüncü mevki vagonların tahta sıralarında yine şarkılar söyleyerek hareket ettik. Kimsenin artık pencerelerden bakacak, etrafı seyredecek hali kalmamıştı. Herkes birbirinin omuzuna yaslanarak bir güzel uyuyordu.

Cumhuriyetin 77. yıldönümü bayramı etkinliklerini ekrandan seyrederken hep bunları düşündüm. Eskileri aradım. Bulamayınca içimi belli belirsiz bir hüzün sardı. O zamanlar, şimdiki heykellerinden bile çok daha müheykel bir güzel, zarif adam, Atatürk vardı. Böylelerine tarihte rastlamak pek olağan sayılamazdı. Önünden geçen askerlerin, kız ve erkek izci ve öğrencilerin hepsinin teker teker gözlerinin içine bakar gibi bizleri selamlardı. Kurduğu cumhuriyeti emanet ettiği gençlerle göz göze gelerek onlarla iletişim kurabilen bir büyük adam vardı. Türkler''i "Muasır Medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmak!" İsteyen, buna da giyim kuşamdan başlayan bir eşsiz lider vardı. Bana çoğunu unutmuş, umursamaz olmuşuz gibi geldi . Üzüldüm. Böylesi vesilelerde "şekil", "içerik" kadar, önemli ve anlamlıdır!..

Allah insana bir hafıza vermiş... Ezberlemekle dolmuyor... İstediğini saklıyor, istemediğini atıyor!.. Atamadıklarından biri şimdi gözlerimin önüne geldi dikildi...Evimde Karakaş''ın renkli ve usta ellerinden çıkmış, güzel çerçeveli bir "Nasreddin Hoca" portresi var. Bunu, ilkokul tahsilini Türk okullarında yapmış, önce babası, yıllar sonra da kendisi Türkiye''de ülkesini Büyükelçi olarak temsil etmiş bir yabancı meslektaşım, çok uzak diyarlarda Türkiye Büyükelçisi olarak verdiğim 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda getirip bana hediye etmişti. Türkiye''de bulunduğu sıralarda sanat ve edebiyat çevrelerinde dostluklar kurduğunu anlatırdı. Nitekim, hediye ettiği portrenin altında Behçet Necatigil''in el yazısı ile yazdığı ünlü dizeler vardı: "Kılık kıyafetine dikkat etmeli insan/Kimse bakmıyor bana üstüm başım perişan!/Ama samur kürkün giyince beysin, Paşasın/İlahi Nasreddin Hoca aklı ile bin yaşasın!"

Atatürk hakkında kendi dilinde güzel bir kitap da yazmış olan bu gerçek Türk dostu meslekdaş ve arkadaşımı bir başka vesile ile anlatmak isterim.