Büyük depremden üç yahut dört gün önce idi. Tuzla''daki kitaplarımı bir yıldan fazla zamandır ihmal etmiş, hiç tozlarını almamış, raflarını temizletememiştim. Yardımcımızın yardımı ile o gün bu işi yapıyordum. Elimde temiz bir toz bezi, kitapların tozlarını alırken kendi kendime şöyle bir düşündüm; şu küçücük böcekler kitapları insanlardan daha fazla seviyor olmalılar dedim. Çoktandır sayfaları açılmamış, okunmamış kitapları kendilerine yer yurt edinmişler... Bereket ömürleri çok kısa, bir mevsimlik bile değil... Şöyle bir üfleyince hepsi dökülüveriyorlar. İnsan kitaplarını temizlerken orasına burasına bakarak hafıza tazeliyor. Bir tanesinin arasında çok sevdiğim bir arkadaş ve meslektaşımın bana yazdığı bir mektuba rastladım. Mesleğinin en üst kademesinden de taşmış, bürokrasinin en üst düzeyi Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine kadar yükselmişti. Çok yönlü, çok kültürlü ve her şeyin üstünde inanılamayacak, umulmayacak kadar ince ruhlu, iyi yürekli bir adamdı. Benim Brüksel''de Büyükelçi bulunduğum sıralarda "TURCİCA" yayımlarından birini istiyordu. Kendisi Türkiyat uzmanı, Divan Edebiyatımızı en iyi bilenlerden, Osmanlı "HAT" ve fermanları meraklısı, eski cam sanatı üzerinde İngilizce olarak yayımlanan kaynak bir eserin sahibi idi. Çok güzel rubaileri vardı. Zarif eşine oldum olasıya aşık ve hayrandı. Bana yazdığı mektubun altına ona ithaf edildiği belli bir rübaiyi de ilave etmişti. "Şöyle bir etrafıma baktım da bir an.. Görmedim sen gibi bana sevdalı bakan!.." Bu beni duygulandırdı. Emeklilik dönemimizde de komşu olduğumuz arkadaşımı saygı ile ve rahmet ile anmama vesile oldu. Kitaplarımın tozlarını almaya devam ettim. Elime bir dünya atlası geçti, dünya elimde küçülüverdi. Haritaları hem toptan, hem bölge bölge, Türkiye''yi de ayrı olarak komşuları ile yeniden -ve bu sefer içimde belirli belirsiz bir sıkıntı ile- gözden geçirdim. Arkadaşımın rubaisini değiştirerek kendi kendime mırıldanır gibi oldum: "Sınırlarımıza şöyle bir baktım ki, bir an. Görmedim kimseyi bize sevdalı bakan!.." Bu hepimizi düşündürmesi gereken bir konudur. Lütfen bir Türkiye haritasını açıp sınır çizgileri üzerinde gözlerinizle hayali bir gezintiye çıkmayı deneyiniz. İlk gözlemimiz Türkiye''nin komşuları ile 2800 kilometrelik bir kara sınırına sahip olduğudur. Deniz sınırlarımız ise daha da uzundur, yaklaşık 3320 deniz milidir. İkinci gözlemimiz, sınırlarında en çok komşuya sahip bir ülke konumunda bulunduğumuz olacaktır. Üçüncü gözlemimiz, İran hariç, diğer komşularımızın hemen hepsi ile uzun süre aynı siyasi konakta birarada yaşamış olmamızdır. Dördüncü ve son gözlem ise, bu komşulardan hemen hiçbiri ile yazık ki, samimi bir iyi komşuluk ve dostluk ilişkileri içinde bulunmadığımızın tespiti olacaktır. Bu, aslında her bakımdan ve karşılıklı olarak esef verici bir tespittir, ama doğru bir tespittir. Doğrulara yaklaşmaktan korkmamalı, tam tersine yanlışların nasıl düzeltilebileceği araştırılmalıdır. Sanırım ki, bu konuda inisiyatif önce yine Türkiye''ye düşmektedir. Zira bölgenin en eski ve en güçlü ülkesidir. Yakın geçmişte bunun çeşitli örneklerini verdik. Balkan Paktı dedik, CENTO dedik, RCD dedik ilgili ülkelerle işbirliğini ve dostluk ilişkilerini pekiştirmeyi denedik, hiç birisi sürekli başarılı olamadı. Daha 10 yıl öncelerine kadar kuzeydoğudaki şimdiki komşularımızın yerinde karadan sınır komşumuz olan Sovyet Rusya ile sağlam bir anlaşmamız vardı. 1945 yılına kadar devam etti. Komşularımız bu Anlaşmayı feshetmiş olmalarının hatasını anladılar ve 1960''lardan sonra durumun düzeltilmesi imkanlarını aradılar. 1964''te PODGORNİ geldi, İsmet Paşa''yı ziyaret etti. MEA CULPA yaptı. "Stalin hata etti, halt etti, isterseniz sınırda biz size toprak verelim" dedi. İsmet Paşa, reddetti. "Ne bizden bir karış toprak, ne sizden bir karış toprak!" dedi. Bu bir hara idi. 1925 Anlaşması daha iyi koşullarla yenilenebilirdi. Şimdilerde Sovyet Rusya yok, yerine bir Rusya Federasyonu geldi. Kara sınırlarımızdan çekildi. Ekonomik ilişkilerimiz Rusya ile orada yatırımlar yapacak, büyük ihalelerin hemen tümünü alacak, büyük marketler açacak hale geldi. Fakat 1945''te yürürlükten kaldırılan 1925 anlaşmasının yerine hâlâ yeni bir anlaşma konulabilmiş değildir.
İran ile dört asırdan fazladır savaşmadık. Türkiye''nin Milli mücadelesi sırasında İran da hareketli günler yaşıyordu. Tebriz''de Rıza Pehlevi adında bir binbaşı şaha karşı ayaklanmış, şahı devirip onun yerine geçip oturmuştu. Mustafa Kemal kendisine haber salmış bir cumhuriyet yönetimi kurmasını önermişti. Şahlık daha cazip çıktı. Ama, adam ilk iş olarak Türkiye''ye geldi. Atatürk''ün yaptıklarını ilk ağızdan dinledi. Yalın gözle gözledi ve kendisinin de aynı şeyleri yapacağı vaadi ile ayrıldı gitti. Tam tersini yaptı. Sonuç bugün ortadadır. Türk-İran dostluğu devam etti. Atatürk, Şaha "ilk dış ziyaretimi ülkenize yapacağım!.." demişti. Bu yüzden olacak, hiç dış ziyaret yapamadan öldü. Ama hem Türkiye''de hem İran''da iş başına gelen Başbakanların ilk ziyaretlerini birbirlerine yapmaları adet oldu. Şimdilerde ise Mollaların PKK''ya yardımları ve yanlışlıkla sınırı geçen iki Türk askerinin uzun süre tutuklanmaları yüzünden nerede ise iki ülke arasında 400 yıllık bir sessizliği bozacak hallere gelecektik. Güneydoğu ve güney sınırlarımızdaki Irak ve Suriye, Fransız ve İngiliz mandaları altında besleniyordu. İstiklallerini alınca ilişkilerimiz sıcak limonata gibi "limoni" bir hal aldı. Türkiye bölgenin en güçlü ve batılı anlamda en ileri ülkesidir. İsrail faktörünün ortaya çıkması ve bu ülkeyi ilk tanıyanlar arasında yer almamız, bütün Arap alemini öfkelendirdi. Hepsi birden bize düşman oldular.
İsrail''in kuruluş yıllarında, Arap-İsrail savaşı sırasında Yurtdışında idim. Bütün dünya olayları ilgi ile izliyordu. Ama Orta Doğu''da bugünkü konumuna gelebileceği kimsenin aklına gelmiyordu. İsrail''in yeni Başbakanı bir acayip ve belki de göründüğünden de çok daha cin akıllı bir adam izlenimini veriyor. Türkiye ile iyi ilişkiler ve işbirliğinin eskisi gibi devamı yanında şimdilerde hiç akla gelmedik bir başka yolu denemeye çalışıyor. Suriye ile anlaşarak Arap-İsrail klasik anlaşmazlığını kökünden çözmek istiyor. Başarılı olabilir mi olamaz mı pek bilinmez... Ancak Yahudiler oldum olasıya başaramayacakları bir işe girmezler diye düşünenler çoktur. Adamlar Suriye''yi bir hal ile tatmin ederek İRAN''ın Hizbullah desteğini yok etmek istiyorlar!.. Hizbullah''ın bir hal ile bertaraf edilmesi iyi de Suriye ile anlaşabilmenin bedeli ne olacak? Burası meçhuldür. Bu meçhul bizi ziyadesi ile ilgilendirmektedir. Umarım diplomasimiz ve askeri yetkilerimiz de konuyu yakından izliyorlardır. Ben bu karamsar düşüncelere dalmıştım ki, XX. asrın en büyük depremi Marmara bölgemizi vurdu. Binlerce insanımız öldü. On binlercesi ağır yaralı, binlerce ev, mesken, tesis yıkıldı. Bir de baktık ki, sınırlarımız ötesinden bizlere hiç de "sevdalı" bakmayanlar felaket anında yardıma ilk koşanlar oldular!.. Hani şu Yunanlılar bile bizim resmi makamlarımızdan evvel davrandı. Bundan çıkarılması gereken dersler olduğuna inanıyoruz!..

