Türk-Amerkan ilişkilerinde iyi gitmeyen bir şeyler var!.. Sayın hükümetimiz ve diplomasimiz belki bir şeyler biliyorlar da ondan fazla telaşlanmıyor olabilirler! Ama bilinmelidir ki, kamuoyu ve sokaktaki adam bizim Amerika''ya bakışımız ile onların bize karşı tutumları arasındaki açık dengesizliği pekala görüyor ve bundan fevkalade rahatsız ve tedirgin oluyor. Bu hükümetler ve yöneticiler için de hafife alınması asla mümkün olmayan bir oluşumdur!.. ABD, Sovyet Rusya''nın daralmış bir Rusya Federasyonu''na dönüşmesinden sonra nerede ise tek büyük güç olarak kendisini dünya ve barış düzeninden sorumlu hissedar olmuştur. Buna kimsenin bir itirazı olabileceğini sanmıyorum. Şimdilerde bir barut fıçısı olmakta devam eden "Ortadoğu"yu da Anadolu yaylasının yücelerinden tarassut etmekte ve bölgede barış düzenini buralardan güvence altına almaya çalışmaktadır. Bu gözlem ve gerçeği böylece tesbit ettikten sonra şimdi şu mahut Ermeni safsatasının ABD''de umursamaz bakışlar altında cereyan etmekte olan macerasına bakalım. Tasarının Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu''ndan Genel Kurul''a gönderilerek Başkanlık seçimlerinden önce karar haline gelmesi olasılığı giderek güçleniyor.
Öyle veya böyle, ABD bakımından Büyük Devlet ve Millet olmanın kendisine doğal olarak yüklediği sorumlulukları taşımak, hiç olmaz ise bunun idraki ve şuuru içinde bulunmak zorunluğu vardır. Ama gelin görün ki çeşitli kökenlerden, değişik renklerden, muhtelif dillerden, dinlerden oluşan bir topluluğun birden bire boy atarak böylesine güçlü bir millet haline gelivermesinin beraberinde çeşitli toplumsal ve hatta ruhsal sorunları da beraberinde getirmesini pek de çok yadırgamamak lazımdır. Yapılacak olan şimdi konuyu ve olabilecekleri karşılıklı olarak konuşmak ve 80 yıl önceleri olduğu gibi bir çıkış yolu bulabilmektir. Biraz sonra anlatmaya çalışacağımız gibi, 1923''te Lozan''da ismet Paşa ile Amerikan temsilcisi Joseph Grew arasında imzalanan Anlaşmanın Kongre''de onaylanması tıpkı bugünkü gibi Rum ve Ermeniler yüzünden tehlikeye girince ABD Hükümeti müdahale etmiş ve konuyu gündemden düşürmüştü.. Şimdilerde bu nasıl olur bilemem. Bildiğim, geçmişi bilmeden geleceği görmenin mümkün olamayacağıdır. *** Türk-Amerikan ilişkilerinden bahsederken bizim diplomasimiz, yahut "İntelligencia"mız bunu Osmanlı İmparatorluğu''nun Tanzimat döneminden başlatırlar. O tarihlerde iki ülke arasındaki ilişkiler gezginci Amerikan Misyonerlerinin (aydınlatıcı ve kültürel?!) faaliyetleri ve bir de Türkiye''den Amerika''ya tütün ve sanırım bir miktar kuş üzümü ihracı ile sınırlı kalıyordu. Amerika''nın Türkiye ile tanışması, ve Bölge ile ilgilenmesi önce Balkan savaşları ve sonra da Türkiye gibi onun da istemeye istemeye kazara katıldığı birinci Dünya savaşı sırasında olmuştu karşıt cephelerde idik. Osmalı Mülkünün paylaşılması hazırlıkları sırasında Fransa''nın ve İtalya''nın sahil sayfiyelerinde Diplomat-Asker ve LWRECE tipi uzmanlardan oluşan gizli toplantılarda ona da koca koca "Mandatlar ikramı" edilmek istenmişti. O sıralarda ABD Başkanı olan pek ünlü WİLSON''un bu konu ile çok yakından ilgilendiği ve heveslendiği bilinir. Bilinen bir başka husus da Savaş sonrasında SEVRES çamurundan imal dilen mahut barış anlaşmasının hazırlanması konusunda bir hayli etkili olduğudur. Güney Doğu Anadolu''da bir Kürdistan ve Ermenistan kurulmasından yana idi. Sonraları neden ise pek üzerinde durmadı. 14 Maddede toplanan ve tarihte ünlü WİLSON Prensipleri diye tanımlanan deklarasyonu yayımlayarak ülkesinde süresi sona eren Beyaz Saray misafirliğinin ikinci kısmını da kazanabilmenin yollarını aramış, daha sonra da üzerinize afiyet kendisine inme inmiş ve Beyaz Saray''daki ikametini öyle tamamlamıştı. ABD Başkanının, bu yüzden SEVRES sistemine ve uygulamalarına karşı Mustafa Kemal yönetiminde başlatılan muhteşem Milli Mücadele safhaları ile pek yakından ilgilenebilmek olanağı bulamadığı söylenir. Ancak Milli Mücadelenin zarferinden sonra, konu Lozan''da Barış Konferansına gelince Barış Konferansı çalışmalarına ABD''den JOSEPH GREW başkanlığında bir heyet katıldı. Fakat hazırlanan andlaşma metninin altına imzasını koyamadı. Bunun nedeni o sıralarda Din hamiyeti ve Hıristiyanlık gayreti ile Misyoner Papazlar tarafından yeni Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde başlatılan müthiş ve çirkin bir kampanya idi. Senaryo bugün izlemekte olduğumuz ikiz kardeşi ve kopyası gibi tıpa tıp ayni idi. Hazırlayanlar, yapanlar, yatıranlar, ayni çevrelerdeki kurum, kuruluş ve insanların doğrudan devamı mesabesinde idiler. Zamanlama ve metot bakımından hiçbir fakları olmadığını şimdi bizler daha iyi görüyor ve anlıyoruz. Lozan Konferansına katılan Amerikan heyetinin Başkanı J.GREW aslında iyi niyetli bir adamdı. Washington''a dert anlatamadı. İsmet Paşa ile Lozan muhteviyatını zimnen teyid eden ayrı bir anlaşma imzaladı. 1923''te Lozan ile aynı tarihte imzalanan bu anlaşmanın adı "Türkiye ile ABD arasında Dostluk ve Ticaret Anlaşması" idi. Amerika''da bu yüzden kıyamet koptu. Rumlar, Ermeniler ve özellikle her mezhepten Hıristiyan Papazlar ayağa kalktı. Ünlü Canterbury Piskoposu dahil, Kongreyi mektup yağmuruna tuttular. Anlaşmanın Temsilciler Meclisi ve Senato da onaylanmasını önlemek için paralar toplandı. Yüzden fazla dernek kuruldu. Papazlar Kongreye yürüyüşler ve gösteriler düzenlediler. Ve sonunda başarılı oldular. Anlaşmanın onayının red edileceğini anlayan Hükümet, Tasarıyı Senatodan geri çekti. Senaryo, noktasına virgülüne kadar bugünkünün aynı idi. Türkiye ile ABD arasında diplomatik ilişkilerin kurulması bu yüzden diğerlerinden ancak dört sene sonra mümkün olabildi. Sonunda Amerika, Türkiye hakkında güzel bir kitap da yazmış olan ve geri çekilen anlaşmayı imzalamış bulunan Lozan''daki ABD Başmurahhası JOSEPH GREW için-Türkiyeden özür diler gibi- AGREMAN talebinde bulundu. ATATÜRK, Büyükelçi GREW''un da kitabında yazdığı gibi, büyük bir komutan olmanın yanı sıra ve bunun da çok ötesinde çok büyük bir Devlet adamı idi. Muvafakatını bildirdi ve iki ülke arasında siyasi ilişkiler böylece resmen ancak 1927 yılında kurulabildi. *** Bütün bunlar iyi de şimdilerde şu mahut Ermeni tasarısı konusunda ABD Hükümetinin ve Kamu oyunun gafletini ve özellikle kendi beceriksizliğimizi anlamakta zorluk çekiyorum.
Sonuç olarak söylemek istediğimiz şudur: Uluslararası ilişkilerde DENGE şarttır eğer bu ilişkiler terazisinde karşılıklı iki kefedeki ağırlık eşit olmaz ise terazinin ibresini dik tutamazsınız. Ya eksik kalan ağırlığı tamamlayacak, yahut da muhatabınızla ayni terazide tartılmaktan vaz geçeceksiniz!.." Biz birincisinden yanayız!..Yeterli ağırlığımız da olduğu inancındayız. Yeter ki, uluslararası ilişkiler konjonktüründen zamanında faydalanmasını bilelim.. Politika fırsatlardan faydalanabilmek sanatıdır..

