Farklı düşüncelere tahammülü olmayan yöneticiler, tek tip insan yetiştirmenin ve toplumu raylar üzerinde yürütmenin kolaycılığına kaçarlar.. Oysa ne tek tip insan yetiştirmek o kadar kolaydır ne de bir toplumu raylar üzerinde kaydırmak... Böyle bir konforu ancak diktatörlüklerde bulursunuz; demokrasilerde böyle bir lüks yok.. Bizdeki yönetime gelince: Baskıcı ve dayatmacı bir zihniyet kalıntılarıyla demokratik tecrübeler arasında boğuşan bir kısır döngü içinde kalmıştır..
Bu neden böyledir? Son zamanlarda bu konuları sosyoloji açısından irdeleyenler var.. İctimaî yapımızdaki gerginliklere dikkat çeken Nilüfer Göle ve Taha Akyol gibi analitik düşünce yapısına sahip aydınlara da sahibiz.. Ancak ne kadar entellektüel bir azınlığa sahip olursak olalım, toplumumuz gazete kültürüyle yetiniyor ve kararlarında bu kültüre ters düşmemeye çalışıyor.. Dolayısıyla bir şeyi doğru dürüst incelemeden görüş sahibi oluyor ve bu görüşü kafamızın bir yerinde düşünce kalıbı haline getiriyoruz.. Böylece bu kalıplar çoğaldıkça kafamız ön yargıların, dogmaların istilasına uğruyor.. Psikolog Jung buna imaj kalıpları diyor.. Günlük hayatımız, sosyal davranışlarımız ve siyasî görüşlerimizde bu düşünce kalıpları devreye giriyor ve yanlış kararlar almamıza sebep oluyor.. Yalnız yanlış kararlar almamıza sebep olsa neyse, toplum katlarında huzursuzluğa, yanlış teşhislere ve çoğu zaman da kavgalara sebep oluyor.. Kutuplaşmamız da bundan, uzlaşmazlığımız da.. Tevhid-i Tedrisat Kanunu 1924''te çıkarılmış.. Bu kanunla eğitim birliğini sağlamak ve böylece tek tip insan yetiştirmek istenmiş.. Biz bunun çok yararlı bir eğitim sistemi olduğuna inanmış ve bunu kafamızda kalıplaştırmışız.. Ulusal birliğimizi başka türlü koruyamayacağımıza inanmışız.. Tek tip insan yetiştirmenin mümkün olmayacağını, her insanın kromozomlarında taşıdığı genetik haritanın farklı olduğunu düşünememişiz. Oysa zamanında eğitimde ve bilimsel çalışmalarda farklılıklara öncelik verebilmiş olsaydık sonuç çok daha verimli olur, Tevhid-i Tedrisat diye adlandırılan düşünce kalıbına mahkum olmazdık.. Biz düşünce kalıbı diyoruz, siz ön yargı da diyebilirsiniz.. Biz kanunla hukuku birbirine karıştıran düşünce kalıplarına sahibiz: Bazen kanunu hukuk olarak algılar, bazen de hukuku kanun gibi düşünürüz.. Bu yüzden zaman zaman âdil olmayan kanunların hak ve hukuka aykırılığını farkedemeyiz.. Ve yine bu yüzdendir ki, kanunu hukuk zannedenler, hukukun üstünlüğüne inananlardan daha baskın çıkar bizde. Oysa Saddam''ın kanunlarıyla hukukun üstünlüğü ilkesi hiç birarada düşünülebilinir mi.. Kanun devletiyle hukuk devletini biz hep karıştırırız..
İşte canlı ve taze misal: Edremit Savcısı İbrahim Can, hukuk okumuştur ama daha çok kanuna sığınmıştır.. Kanunu hukukun ruhuna göre değil, kanunun esnekliğine göre yorumlamıştır. Gerek siyâset hayatımızda gerekse sosyal münasebetlerimizde kafa yapımızdaki bu düşünce kalıplarının büyük rol oynadığını ve bu yüzden her alanda uzlaşmaz bir toplum haline geldiğimizi artık görmeliyiz.. Bu da gösteriyor ki, bizim eğitim sistemimiz bize birşey öğretmeden bizi görüş sahibi yapıyor ve bir türlü kendi aramızda anlaşamıyoruz.. İhtilaller de bu yüzden çıkıyor, öteki uzlaşmazlıklarımız da.. Bakınız çok daha çarpıcı bir misal vereceğim: Sanırım ya Nazlı Ilıcak hanımefendiden ya da Ferruh Bozbeyli''den aklımda kaldı: Sırası geldikçe laf arası, "Mehter Marşı gibi 2 adım ileri, 1 adım geri" deriz. Böyle yanlış bir düşünce kalıbı yerleşmiş kafamıza.. Oysa Mehter Marşı''nda hiçbir zaman geri adım atma diye birşey yok.. Mehter Marşı''nda üç adım ileri atılır ve iki üç saniyelik bir duraklamadan sonra yola devam edilir.. Ama ne yapalım ki hepimiz geri adım atıldığına inanıyoruz.. Her gün ekranda geri adım atılmadığını gördüğümüz halde. Üniversite kapılarında başörtülü kızları görünce bazı okumuşlarımızın aklına "irtica" geliyor.. Yani geri kafalı yaratıklar.. Burada da hadiseyi kafamızdaki yanlış düşünce kalıbıyla tanımlıyoruz: Objektif ve berrak bir kafa yapısının üniversite kapılarında, ısrarla içeriye girmek isteyen başörtülü kızları görür görmez aklına gelebilecek ilk şey, muhafazakar aile kızlarının da bilimsel bir dünyaya duydukları ihtiyaç düşüncesi olur.. Bu kızlarımızın başörtüsündeki ısrarda bir kasıt bile olsa, normal bir kafa bunların dört yıllık bir yüksek tahsilden sonra irtica ile alakalarının kalmayacağını düşünür. Üniversitelerimizi bunun için açmadık mı?.. Bu genç kızlarımızın bilimden mahrum kalmaları daha mı iyi?.. Çok daha komik misaller verebiliriz ama yeri ve zamanı değil..

