Amerika''daki Rand Corporation''ın ünlü yöneticilerinden Donald Rice, "Doğru cevabı bulmak için her şeyden önce soruların doğruluğundan emin olmak gerekir; bizim işimiz cevapları doğru soruya çevirmektir" diyor.
Gördüğümüz o ki, Tanzimat ve Cumhuriyet devri aydınlarımız bazı temel konuların çözümünde yanlış cevaplarla yola çıkmışlar.. Yanlış, çünkü doğru olmayan sorularla işe başlamışlar.
İlk soru, "Nasıl Batılılaşırız" olmuş..
Tanzimattan beri de Batılılaşamadığımız ortada.. Çünkü soru yanlış sorulmuş.. Bizim de Japonlar gibi "Batıyı Batı yapan bilim ve teknolojide en az onların seviyelerine gelmek için ne yapmalıyız" sorusunu sormalıydık.. Soruyu bu şekil ve muhtevada sorsaydık, cevabı: "Her şeyden önce bir bilim seferberliği ilan etmek ve gençlerimizi ona göre programlamak, ona göre yatırımlar yapmak" olurdu..
Oysa biz Batılılaşmayı ve daha doğrusu çağdaşlaşmayı gardırop değiştirme seviyesine indirgemiş olduk.. Batı''daki bilim ve araştırma ruhunu kavrayamadık.. Ve tabii çok geç kaldık..
"Hangi hukuk sistemi âfâkî bir kararla İsviçre''den medenî kanunu, İtalya''dan da cezâ kanununu almışız.. Bugün her iki kanunda da büyük değişiklikler yapmak zorunda kaldığımız da bir gerçek.. Çünkü soruyu yanlış sormuşuz.. Soru, "Hangi hukuk sistemi" değil, Türk toplumunun örf ve âdetlerine en uygun, çağdaş dünyanın modern şartlarını karşılayacak en ileri; devlet yapımızı besleyecek en âdil hukuk sistemimizi nasıl düzenleyebiliriz" olmalıydı.
Nitekim sorduğumuz bu yanlış soru yüzünden, İtalya''dan ve İsviçre''den aldığımız yasalarda sık sık değişiklikler yaptığımız halde şu sıralarda bu yasaları yeniden tedvin etmek zorunluğunu duyuyoruz.. Çünkü 150 yıllık tercüme kanunlarla hak ve adâlet mefhumu kaybolmuş.
Dahası var. "Laiklik nedir" sorusuna cevaplar aramış, halkımızın her kesiminden değişik tarifler yapıldığı görülmüştür.. Soru yanlış ve eksik olduğu için tarifler ve cevaplar da doğru olmayan kalıplara dökülmüştür.. Aydınlarımızın laiklik tarifi üzerinde anlaşamaması bu yüzdendir.. Yine bu yüzdendir ki, dindarlarla laikçiler karşı karşıya getirildi. Sonuç bir curcuna..
Laiklik zaten demokrasi kavramının içinde mündemiç.. İnanç, hatta inançsızlık özgürlüğüne de saygılı demokrasilerde laiklik zaten kendi kendine işleyen bir ilke.. Böyle bir tanımlamadan hareket etmediğimiz için laiklik zamanla bir azınlığın ideolojisi haline dönüştürüldü.. Çünkü yine sorumuz yanlıştı..
Descartes, "önce tarifler üzerinde anlaşalım" diyordu.. Biz çoğu sorunlarımızda yanlış tarifler üzerinden hareket ettiğimiz için yanlış sonuçlarla işlerimizi yürütmeye çalışmışız.. Tabii farkında olmadan..
Öyle anayasalar yapmışız ki, her biri başlı başına bir dert olmuş, toplumun huzurunu kaçırmış..
Yine öyle anayasalar yapılmış ki, çiğnendiği zaman, daha doğrusu bu anayasaları yürütmekle görevli devlet adamlarımız tarafından çiğnendiği zaman bir müeyyidesi yok..
Bazı önemli konularda gizli oy kullanılması şartını açık ve seçik olarak belirten bir anayasayı, bir başbakan rahatlıkla ihlal edebiliyor.. Yine aynı Başbakan, anayasal hakkını kullanarak Cumhurbaşkanlığına adaylığını koydu diye bir bakanını azil kararıyla pekâlâ cezalandırabiliyor.. Bunun adı da demokrasi oluyor..
Bütün bu çarpıklıklar neden oluyor biliyor musunuz?
Biz yanlış duymuşuz, yanlış sormuşuz ve yanlış cevaplarla, yanlış yönetimlerle yanlışlıklar Türkiye''sini meydana getirmişiz.
Kaldı ki biz yolsuzluklardan, ihale hilelerinden, rüşvetten, adam kayırmaktan, devlet bankalarının talan edilmesinden, özel bankaların soyulmasından, işini bilen memurların kısa zamanda hayat standartlarını yükseltmelerinden, bazı iş adamlarımızın hazineye musallat oluşlarından, ahlaksızlığın, fuhşiyatın ve bu sektördeki israfın ve kepazeliğin zirvede cirit attığından, mafya işlerinden, faili meçhul kalan binlerce cinayetten bahsetmiyoruz..
Hayır hayır, bu Türkiye''yi yeniden kurmalı, doğru sorularla, doğru tarifler ve doğru cevaplarla yeniden işe başlamalı ve A''dan Z''ye kadar yeniden yapılanmalıyız..

