İşte insan nefsinin iki önemli za''fı, eskilerin yaygın söyleyişiyle "ifrat ve tefrîti"; aşırı güven ve ümitsizlik... İnsan özellikle biyolojik ve fizyolojik yapısı bakımından ister istemez determinist yani sebep-sonuç ilişkileri arasında sıkışık, bağımlı bir varlıktır. Her ne kadar o, çoğu kez kendini başına buyruk sansa da durumu, onun olmasını istediğinden farklıdır. Şartlar genellikle onun planladığı şekilde gelişip gerçekleşmez. Diğer varlıklardan farklı olarak onun belli bir tercih ve tedbir ayrıcalığı vardır ama son noktayı koyan ilâhî takdirdir. Bu bakımdan nefsimize çok ağır gelse de insan için mutlak, kayıtsız şartsız bir hürriyet ve tercih hakkından söz etmeye imkân yoktur. Kısacası insan, her istediğini yapamaz. Fakat insanı çok müstesnâ meziyet ve yeteneklerle donatan Yüce Allah, bazen onun ilâhî irade karşısındaki gerçek tavrını ortaya çıkarmak için, ona o kadar olumlu ve elverişli şart ve ortamlar lutfeder ki, ard ardına gelen ikbal ve nimetler, etrafını âdetâ çepeçevre kuşatır. Kur''ân dilinde imtihan anlamında "ibtilâ" denilen bu ilâhî cilvenin söz konusu görüntüler içinde zuhur ve tecellî etmesi, aslında nefse hiç de imtihan gibi görünmez.
İnsan, bu mutlu ortam içinde kendini tatlı bir rüyânın haz ve sarhoşluğu içinde hisseder. İnsan için imtihanın en çetin safhası bu noktadan itibaren başlar. Onun gerçek kimlik ve kişiliğini ortaya çıkaracak mihenk taşı, tarihî görevini burada icrâ eder. Bu sınav sonunda insan ya nadiren bütün bu ihsanların kendisine Allah tarafından gönderildiğini düşünerek şükreder ve böylece ni''metlerin devam ve bereketine hattâ ebedîleşmesine sebep olacak çok hayırlı ve akıllı bir davranış içine girer veya çoğunluğun yaptığı gibi bu ayrıcalıkları kendindeki fazilet(!) ve meziyetlere bağlayarak onulmaz bir gurur ve kendini beğenmişlik havası içine girer. Etrafını hakaret dolu bakışlarla ezmeye başlar, her el attığı işin üstesinden gelebileceği inanç ve kanaatiyle nefsine karşı sınırsız bir güven duygusu içine girer. Cesaret ve cür''eti âdetâ insanlık sınırlarını zorlamaya başlar. Haşâ "küçük dağları ben yarattım" edâsıyla dolaşır. Bu psikoloji içinde çevresini egemenliği altına alarak her istediğini yaptırabileceği zehap ve inancına kapılır. Artık o, zalim ve gaddar olmayı normal bir tahakküm (söz geçirme) aracı olarak görür. Ona göre bütün hak ve yetkiler kendi tekelindedir. Başkaları onun izin ve müsaadesi ölçüsünde bazı haklardan istifade edebilir.
Geçmişten ibret almadılar Tarihte sayısız örneklerini gördüğümüz bu azgın tiplerin acı ve korkunç âkıbetleri, aynı sevdaya kapılmış gafillerin intibâhında (uyanışında) ne yazık ki yeteri kadar etkili olmamaktadır. Ne büyük talihsizliktir ki, bunların pek çoğu tarihteki emsallerinin feci âkıbetini paylaşarak acı gerçeği idrak zorunda kalmaktadır. Nemrut, Fir''avn, Hâmân ve Karûn, bunların Kur''ân-ı Kerîm''de kıssaları anlatılan meşhur örnekleridir. Sahip oldukları sınırsız imkân ve kudretin kendilerine Allah tarafından bir imtihan ve istidrâc olarak verilmiş olabileceği ihtimalini hiç düşünmeden gaflet ve cehalet içinde zulüm ve işkencelerini sürdürmüşlerdir. Sonunda kimi bir sivrisinek, kimisi azgın dalgalar kimi de hiç ummadığı anda yerin yarılmasıyla aciz ve perişan olarak dünyaya veda etmek zorunda kalmışlardır. Onların dünyadaki debdebe ve saltanatına imrenenler korkunç âkıbetleri karşısında titreyerek Allah''ın merhametine iltica etmenin en akıllı davranış olduğunu anlamışlardır. Tabîî bu uyanışı ömür boyu kendisine istikamet verme konusunda sürekli ve etkili olanlar, hem dünyevî hem de uhrevî mutluluğa ermenin en emin ve huzurlu yolunu bulmuş oluyorlar. İlâhî lutuf ve ihsanların hikmetini kendi şahsî meziyetlerinde arayanlar ise aşırı ve anlamsız bir kendine güven ve gurur havası içinde mukadder ve kaçınılmaz sonlarına adım adım yaklaşmanın gaflet ve sorumsuzluğu içinde oyalanıp dururlar. Aslında dünyadaki her şey bitip tükenmeye mecbur ve mahkûmdur. Dünyanın tabiatı ve özelliği bunu gerektiriyor. Bu bakımdan geçici güçlerini zulüm yolunda kullananların günün birinde mutlaka onulmaz bir çaresizlik içine düşeceklerinden kimse şüphe etmemelidir. Ama gelin görün ki, insanoğlu çok sabırsız ve aceleci bir rûh yapısına sahiptir. Olayları sabır ve teennî ile izlese nice nükte ve hikmetler yakalayacaktır. Tabîî madalyonun bir de diğer tarafı var. Bilindiği gibi Cenâb-ı Hakk''ın kulları hakkındaki takdîr ve cilveleri çok farklı tecellîler göstermektedir. İşlerin planlanandan ve hattâ beklenenden çok daha sevindirici sonuçlar vermesi pek çoğunun aşırı güven ve azgınlığına yol açarken bazen de her şey o kadar sarpa
sarar, o derece ters ve içinden çıkılmaz hâl alır ki, in san acz ve çaresizlikten bunalır. Nereye el atarsa orasını âdetâ kurutur. Bütün teşebbüsleri sonuçsuz ve güdük kalır. Rızkı daralır, geçimi iyice zorlaşır. Ömrü boyunca hiç görmediği zillet ve hakaretlere uğrar. Dayanılması çok zor, çok çetin bir sabır ve tahammül sınavıyla karşı karşıyadır. Elbette ki böyle bir musibete yakalanmış olmasında vaktiyle yaptıklarının önemli payı olsa gerektir. Şayet ilâhî takdîre iman ve teslimiyeti varsa bütün bu açmazları zaman içinde ilâhî rahmet ve inayetin yardımıyla mutlaka aşacaktır. Fakat eğer imanı yoksa içine düştüğü yeis ve karamsarlık onu öyle bir çıkmaza sokar ki kendisine bir çıkış yolu bulmasına imkân ve ihtimal kalmaz. İşin sonu cinayetlerin en korkunç ve kötüsü olan intihara (kendi canına kıymaya) kadar uzanır. Kişi böylece hem dünyasını hem de âhıretini onulmaz bir hüsrana uğratmış olur.
Allah''ın rahmetinden ümit kesilmez Mü''min için hangi şart ve durumda olursa olsun ilâhî rahmetten ümit kesmemek, imanın vazgeçilmez şartıdır. "Çünkü Allah''ın rahmetinden inkârcılardan başkası ümidini kesmez." (Bkz. Yûsuf 87) buyrulmuştur. Nasıl ki "Allah''ın ânîden, umulmadık anda gelecek ceza ve belâlarından (mekrinden) ancak hüsrana uğrayanlar (inançsızlar) emin olabilir." (Bkz. el-A''râf 99) buyrulduğu gibi... İslâm iman, ahlâk ve irfanıyla aydınlanmış gönüllerin ümitsizlik girdabına düşmelerine hiçbir sebep ve mahal yoktur. Onların rûhu ilâhî rahmet esintilerinin huzur veren atmosferi içinde en karamsar anlarında bile umut ışıklarıyla parıldar durur. Ecdâdımızın gönüllere sürûr bahşeden feyizli menkabelerinde ibret almak isteyenlere nice dersler vardır.

