Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Şehre feda edilen köy: Tek parti devrinde Anadolu’...
0:00 0:00
1x
a- | +A

* “Cumhuriyet kurulduğunda köylü perişandı, okuma yazma bilen yoktu, evlerde hela yoktu” gibi sözler, inkılap yobazlarının propagandasından ibarettir.

* Çarıklı köylü, lastik ayakkabıyı (deri değil) 1950’lerde Adnan Menderes sayesinde gördü. Gazyağı lükstü. Çıra yakılırdı.

Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye yepyeni bir yola girmişti. Bu yol modernleşmeyi, ilerlemeyi ve çağdaşlaşmayı vadediyordu. Ancak bu değişim rüzgârı, büyük şehirlerin dışına çıktığında bir fırtınaya dönüşüyordu.

Tek parti devrinde Anadolu köylüsünün yaşadığı ekonomik zorluklar, köy ile şehir arasındaki uçurum, sosyal dışlanmışlık ve dinî baskılar, o devrin resmî tarih retoriğinde çoğu zaman geri planda kalmıştır. “Köylü milletin efendisidir” sözü havada kalmıştır. Ama köylerin toprakla yoğrulmuş sessiz dili bu baskıları unutmamıştır.

Şehre feda edilen köy: Tek parti devrinde Anadolu’da Hayat
Başlık ResmiŞehre feda edilen köy: Tek parti devrinde Anadolu’da Hayat

Gölge etme yeter!

Eskiden şehirle köy hayatı ve imkânları arasında fazla fark bulunmuyordu. Şehirlerde zaten elektrik, telefon, kanalizasyon yoktu. Su, çeşmelerden evlere taşınıyordu. Sokaklar topraktı. Yiyecekler şehirde daha çeşitli, ama köyde daha boldu. Şehirliler belki biraz daha kibar, evleri belki daha muntazamdı. Şehirli ile köylünün devlet karşısındaki pozisyonu da farklı değildi.

Doğrusu o devirde devlet ile halk arasındaki münasebet mesafeliydi. Devlet, halkı iç ve dış düşmanlara karşı muhafaza eder, aralarındaki ihtilaflarda hakem olur, mukabilinde vergi alırdı. O kadar… Askerlik profesyoneldi. Amme hizmetlerini vakıflar yerine getirirdi. Kimsenin devletten yol, su, elektrik, mektep talebi yoktu. Gölge etmesin, başka ihsan istemezdi. Dünyadaki bütün köyler de köylüler de üç aşağı beş yukarı aynı vaziyetteydi.

Ama XX. asrın ilk çeyreği biterken dünyada vaziyet çok değişti. Türkiye harbden çıkmış, faal nüfus azalmış, memleket yangın yerine dönmüştü. Şehirler de köyler de eskisinden bile geriye gitmişti. Memleketi harbe sürükleyen, milleti 1911-22 arası 11 sene cepheden cepheye sürenler, cumhuriyeti kuran kadronun da ekseriyetini teşkil ediyordu.

Bu şartlarda Anadolu köylüsü devletten bir şeyler beklemeye başladı. Ama partizan elitlere ve sadık burjuvaya dayandığından dolayı rey kaygısı bulunmayan tek parti sistemi için köylünün değeri yoktu.

Köylü milletin nesi?

Kanuni Sultan Süleyman, “Köylü milletin hakiki velinimetidir. Onlar ziraat işinde huzuru ve dinlenmeyi kendilerine haram ederek bizi nimetlerle doyururlar” buyurmuştur. Sonradan bu söz “Köylü milletin efendisidir” şeklinde başkalarına mal edilmiştir.

1607 sayımında imparatorlukta 553.000 şehir, kasaba ve köy bulunduğu anlaşılmıştır. Rumeli ve Anadolu mamur bir hâlde idi. Ekilmeyen topraklar hükûmetçe takip edilirdi. Anadolu’nun refahı hakkında açık bir fikir vermek için, XVI. hatta XVII. asırda bir Türk köylü ailesine Anadolu’da ortalama 8,5 dönüm ekili arazi düştüğünü söylemek kâfidir. Bu rakam 1948’de bir aile için 2,5 dönümdür. Demek ki XVII. asırda köylü, 1948 köylüsüne göre 3,5 kat daha müreffeh idi. Köylü başına isabet eden hayvan sayısı da bugünkünden fazlaydı. (Dr. H. Sadi Selen, 16. ve 17. yüzyıllarda Anadolu’nun köy ve küçük şehir hayatı, III. Üçüncü Türk Tarih Kongresi Zabıtları, 1943, s. 593–598)

Umumiyetle harbden kaçtığı için tımarları elinden alınan çoğu Rafızi Türkmen sipahilerin çıkarttığı Celali isyanları gibi huzursuzluklar sebebiyle nizam bozuldu. Köy, daha az muhafazalı olduğu için asayişin bozulduğu zamanlarda şehirlerden daha fazla zarar gördü.

Hâlbuki Sivas’tan Van’a kadar olan mıntıkada, isyanlardan önce 1000 haneye kadar ulaşan, kasaba büyüklüğünde köyler vardı. Bu köylerde 2-3 tandırlı han büyüklüğünde evler bulunuyordu. İhtilallerden sonra ise nüfusu azalan, hatta tamamen terk edilmiş köyler ortaya çıktı. Bu nüfus şehirlere göçtü.

Evlerdeki hela

“Cumhuriyet kurulduğunda köylü perişandı, okuma yazma bilen yoktu, evlerde hela yoktu” gibi sözler, inkılap yobazlarının propagandasından ibarettir. Ellerinde ciddi istatistik varmış gibi tekrarladıkları bir teranedir. Tek kaynakları, rejim dalkavuğu romancı ve hikâyecilerdir. Bilhassa 60’lardaki sosyalizm tesiriyle köy ajitasyonu moda olmuştur. 1950’de Mahmut Makal adında solcu bir öğretmen, Bizim Köy diye köydeki sefaleti güya sosyal bir yaraya parmak basıyormuşçasına hususi bir maksatla tasvir etmişti.

Aynı sene Avukat Selahattin Şenel, Bu da Bizim Şehir diye bir kitap yazarak cevap verdi. Her meslekten, her teşkilattan misaller vererek, ihmal, yolsuzluk ve haksızlıkları sıralıyor; memleketin, hatta dünyanın her yerinde kötü niyetli adamlarının bulunabileceğini, mesele onları ortaya koyup karşıdan bakmak değil, el birliğiyle düzeltme ifadesinin çaresini aramak lazım geldiğini anlatıyordu.

Osmanlı devrinde Anadolu’nun her köyünde cami ve mektep, dolayısıyla hoca vardır. Orta Anadolu’nun bazı köyleri haricinde her köyde -evin dışında da olsa- hela vardır. Arazi kıttır, verimsizdir, ama köylünün elindedir ve karnı toktur. Yılda bir mahsulün onda birini toprağın asıl sahibi olan devlete kira olarak öder, mahsul yoksa, kira da vermez. Askere gitmez. Hâlbuki 1980 Türkiye’sinde (Turgut Özal’a kadar) köylerin çoğunda hâlâ elektrik, su, yol ve telefon yoktu...

Alın teri vergisi

İmparatorluk yıkıldıktan sonra Anadolu’da kurulan yeni rejim, kendisini bir halk idaresi olarak vasıflandırırdı. Hakikatte halkın serbest iradesi mevzubahis değildi. Ancak resmî ideoloji çerçevesinde tek hâkim parti içinde idare çarkında kendine yer bulabilirdi. Köylü burada halk mefhumuna dâhil değildi.

Rejimin işlemesi için lazım gelen maddî (vergi ve istihsal-üretim) ve bedenî (askerlik ve yol ameleliği) mükellefiyetleri yerine getirecekti. Köylü, artık sadece tabiatla değil, devletle de mücadele etmek mecburiyetinde idi. Bilhassa 1940’lardaki varlık vergisi, toprak mahsulleri vergisi, hayvan vergisi, yol vergisi ve Millî Korunma Kanunu gibi tatbikatlar, köylüyü ekonomik olarak âdeta nefessiz bıraktı.

Birçok köylü, elindeki buğdayı devlete satmak mecburiyetinde idi. Buna II. Cihan Harbi şartları sebep gösteriliyordu, ama anlaşılıyordu ki, yükün ağırı köylüye bindirilmişti. Devletin gönderdiği memurlar, köy meydanında tartı kurar, mahsulün ederini piyasa fiyatının çok altında tespit ederdi. Parası da çoğu zaman aylar sonra gelirdi. Köylünün elinde kalan zahire ve saman ne ailesine ne hayvanlarına yeter, hayvanların çoğu kışın açlıktan ölürdü.

Köylünün elinde zaten para olmaz; olanı da çay, gazyağı, lamba camı ve ilaca sarf ederdi. Çoğu zaman bunu trampa ile, yani yumurta, yağ mukabili satın alabilirdi. Çarıklı köylü, lastik ayakkabıyı (deri değil) 1950’lerde Adnan Menderes sayesinde gördü. Gazyağı lükstü, evlerde çıra yakılırdı. Bununla beraber “harmanından ekmekli, davarından kurbanlı” köylü kıt kanaat da olsa geçinirdi. Ama bu rahatı da ona bırakmazlardı!..

Şehre feda edilen köy: Tek parti devrinde Anadolu’da Hayat
Başlık ResmiŞehre feda edilen köy: Tek parti devrinde Anadolu’da Hayat

Otorite ve psikopati

Öteden beri otoriteye boyun eğmeyi ve devlet adamlarına hürmeti telkin etmiş bir ananeden gelen köylünün nezdinde artık devlet, sıkça gördüğü jandarma, arada gördüğü ormancı, belli zamanlarda gördüğü sayımcı (tahsildar) ve nadiren gördüğü müvezzi (postacı) idi.

Kim giyerse giysin, ister jandarma ister ormancı, üniforma, köylünün kâbusuydu. Bazısı otoritesini psikopatça istismar eder, köylüyü maddi manevi ezmekten, incitmekten zevk alırdı. Sudan sebeplerle jandarma dipçiği vurulmayan, sopa yemeyen, sayımcıdan hakaret görmeyen köylü yok gibiydi.

Osmanlı Devleti’nde XVIII. asırdan itibaren tımar tasfiye edilince taşra aristokratları fakirleşti. Eğer bürokraside kendilerine bir yer tutamadılarsa, tesirlerini tamamen kaybedip köylüye karıştılar. Cumhuriyetin ilk senelerinde parası yahut hükûmete yakınlığı sayesinde birkaç köyü ele geçiren köy ağaları türedi. Bunlar Osmanlı zamanındaki ayan ve beylerin aksine, köylünün değil hükûmetin tarafını tutardı. Tek kişiyle muhatap olmak hükûmetin de işine gelirdi.

Şehre feda edilen köy: Tek parti devrinde Anadolu’da Hayat
Başlık ResmiŞehre feda edilen köy: Tek parti devrinde Anadolu’da Hayat

Kopukluk ve nefret

Köylü memurlardan, dolayısıyla kendisine hiçbir şey vermeyen, ama devamlı isteyen ve zorla alan devletten nefret etmiş, üstelik bu nefretini gizlemekte ustalaşarak ikiyüzlü bir tavır benimsemiştir. Bu tavır bugün de cemiyete hâkimdir. Devletle halkı barıştırma teşebbüsleri, askerî darbeler gibi çeşitli vesilelerle akamete uğramış/uğratılmıştır.

Yeni rejim, güya Türk milliyetçiliğini benimseyerek farklı etnik ve dinî grupları dışlamış, bu da Anadolu köylüsüne başka bir dert olmuştur. Türkçe bilmeyenler, azarlanmış tartaklanmış, hatta para cezasına çarptırılmıştır.

Sanayileşme, nakliye ve şehirleşme politikaları, ziraat sektöründen kaynak aktarılmasına yol açmış; bu da ziraatın gerilemesine ve köylünün fakirleşmesine sebep olmuştur. Köylülerin, kredi ve pazarlama gibi hizmetlere erişmesi mahdut kalmıştır.

Resmî ideolojinin bile sevdiği İngiliz tarihçi Bernard Lewis der ki: “Cumhuriyet, Anadolu köylüsüne, onu ülkenin bel kemiği diye överek, fakat onun için en iyi olana kendisi karar vererek ve bunu tatbik için devlet ve parti memurlarını göndererek, daima sözde kalan bir bağlılık gösterdi.”

Şehre feda edilen köy: Tek parti devrinde Anadolu’da Hayat
Başlık ResmiŞehre feda edilen köy: Tek parti devrinde Anadolu’da Hayat

Köyden indim şehire

Dört sene gibi uzun süren askerlikler köylüyü bezdirmişti. Köylü çocuğu askerde bile tahkir görürdü. O askerde iken, ailesi ne yer ne içer, kimse umursamazdı. (Hâlbuki Osmanlılar zamanında muinsiz, yani bakmakla mükellef ailesi olan askerden muaftı.)

Tokat’ta Reşadiye muhtarlarını huzuruna çağıran kaymakam, “Devletimiz fakirdir, köylere mektep yapamaz, siz yapacaksınız!” diye çıkışınca, nasılsa cesarete gelen Südeni köyü muhtarı Ömer Erincik şöyle söylemişti: “Kaymakam Bey, devlet şehirlere mektep yapmaya para buluyor; köye gelince bulamıyor. Ama asker almaya gelince, köyü ayırmıyor!”

Harp olmadığı hâlde askerî zayiat yüksekti. Evin aslan gibi genci askere gider, izne gelmesi zaten zordur, birkaç mektup ancak gönderebilirdi. Sonra evine künyesi gelir, yani ölüm haberi alınırdı. Nasıl ve neden öldüğünü kimse bilemezdi. Sormak kimin haddineydi! Hastalıktan mı ölmüştür, dayak mı yemiştir, intihar mı etmiştir, suikasta mı uğramıştır, bilinmezdi. Bunun için köylü, oğlunu nüfusa geç yazdırır, askere gitmeden de evlendirir ve geride bırakacak bir çocuğu olmasını umardı.

İngiltere’de olduğu gibi, akıllıca bir miras tatbikatı getirilemedi. Araziler vârisler arasında bölündü, ufaldı ve ekilmeye elverişli olmaktan çıktı. Anadolu arazisi zaten birkaç istisna haricinde dağlık, verimsiz ve susuzdu. Kalan ziraat arazilerine bina yapıldı, spekülasyonlara açıldı.

Köylü 1950’den sonra nefes alınca, çarığını giyip dağarcığını sırtına vurarak şehirlere aktı. Orada şehirli olamadı, köylü de kalamadı. Köylülere mahsus irfan ananesini unuttu. Zaten şehirliler de bu vasfını kaybetmişti. Üçüncü bir tür ortaya çıktı. Paralanan eski köylüler, son model arabalarla köylerine turistik seyahatler yaptılar. Apartmanlar inşa ettiler...

Şehre feda edilen köy: Tek parti devrinde Anadolu’da Hayat
Başlık ResmiŞehre feda edilen köy: Tek parti devrinde Anadolu’da Hayat

Doğum tarihi neden doğru?

Eskiden doğum tarihi sorulan bazı kişiler hemen ay ve günüyle söyler, “Benim doğum tarihim kati, çünkü ben altıncı çocuğum” derdi. Niye böyle?

19/I/1925 tarihli Yol Mükellefiyeti Kanunu mucibince, malul fakirler, talebeler, askerler ve sağ altı çocuğu olanlar dışında, 18-60 yaşları arasındaki bütün erkeklere, yılda 6-12 gün hususi yollarda çalışma mükellefiyeti konulmuştur. Bu, bedenen yerine getirilebileceği gibi, askerlik bedeli gibi, paraya da çevrilebiliyordu. Altıncı çocuk günü gününe yazdırılırdı ki baba bir an evvel kurtulsun. Verginin belki bu faydası olmuştur.

Başta 10 lira olan yol vergisi, 1929’da ekonomik kriz sebebiyle 6 liraya düşürülmüş, daha sonra 18 liraya çıkarılmış, nihayet 1950’de büsbütün kaldırılmıştır. Bu, büyük bir gelir kaynağı olmadığı gibi, mevzubahis parayı ödeyemeyerek bilfiil çalışanların emekleri de makinelerin yokluğunda verimsiz kalmıştır. Bazen ziraatın en canlı zamanında çıkan yol mükellefiyeti köylünün kendi işinin de geri kalmasına sebep olmuştur.

Tahsil tarihinden (Eylül) evvel ölenlerin vergisi, vârislerinden alınırdı. Gazete haberlerinden öğrenildiğine göre, 1925’te Antalya Osmaniye köyünde bir adam yol vergisi ödeyebilmek için çocuğunu (evlatlık vermek üzere) satışa çıkarmıştır. 1929’da Beykoz’da, 1931’de de Mustafakemalpaşa’nın Çaltılıbük köyünde bir adam yol vergisini ödeyemediği için intihar etmiştir. Vergi, böylece en fakir kesimin tek parti idaresinden soğumasında ehemmiyetli bir rol oynamıştır.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci'nin önceki yazıları...