Her Müslümânın ilk vazîfesi, Kur'ân-ı kerîmin talîm ettiği esâsları öğrenmek ve ona uygun olarak amel-i sâlihte bulunmaktır.
İmân ve İslâm esâslarını bilip tatbîk edecek, ibâdet yapacak kadar ilim öğrenmek her Müslümân için zarûrîdir, âkıl-bâliğ, erkek-kadın her Müslümânın üzerine farz-ı ayındır.
Okuma, aklî ve fikrî gelişmeyi te’mîn eder. Peygamber Efendimize ilk gelen vahiy “Oku” emridir. Okuma-yazmanın ehemmiyetini ifâde için, uzun söze lüzûm görmeden, asr-ı seâdetten vereceğimiz bir tek misâlle iktifâ edelim:
Bedir Harbinde, kâfirlerden bir kısmı (70 kişi) esîr alındı. Esîrlerin ne yapılacağı mevzûunda istişâreler yapıldıktan sonra, “her kâfir, 10 Müslümân çocuğa okuma-yazma öğretirse serbest bırakılacak” diye karâr verildi. O zaman, maddî yönden çok büyük sıkıntı içerisinde bulunup paraya büyük ihtiyâçları olan Peygamber Efendimiz ve Müslümânlar, okuma-yazmayı paradan daha mühim addederek, esîrlerden fidye (kurtuluş parası) alıp onları serbest bırakma yerine, yukarıda zikredilen yolu tercîh etmişlerdir.
İslâmı bütünüyle öğrenebilmek için bir ân bile boş durmamamız, her gün bir şeyler okumamız lâzım. Büyük âlim ve velî, büyük psikolog ve sosyolog İmâm-ı Gazâlî Hazretlerinin yazdığı kitapların sahîfesi, ömrüne taksîm edilmiş, her gününe 18 sayfa düşmüştür. Bizler kitap yazmayı bir tarafa bırakalım; eğer günde 18 sayfa değil, 3-5 sayfa bile kitap okuyamazsak, hâlimiz perîşân demektir.
Yüce kitâbımız Kur'ân-ı kerîmde, ilme değer verildiği kadar ilim ile âmil olmaya da değer verilmiştir. İşte bunun içindir ki, Kur'ân-ı kerîm'de amelin lüzûmu def’alarca beyân buyurulmuştur. Nitekim amel hususunda 135 kadar âyet-i kerîme vardır. Bunlardan 25'inde “amel-i sâlih” adı verilen “her türlü iyi iş”ten bahsedilmektedir.
Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde, îmânın hemen yanında amel-i sâlihten bahsettiği gibi, iyi ve kötü işlerin nelerden ibâret olduğunu da beyân etmiştir. O hâlde, her Müslümânın ilk vazîfesi, Kur'ân-ı kerîmin talîm ettiği esâsları öğrenmek ve ona uygun olarak amel-i sâlihte bulunmaktır.
Abdullah İbn-i Mes'ûd hazretleri buyurmuştur ki:
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir def’asında "Ey Abdullah bin Mes'ûd!" buyurdu. Ben, üç def’a: “Buyur, ey Allah'ın Resûlu” dediğimde, şöyle buyurdular: "İnsanların en fazîletlisi hangisidir? Bilir misin?"
Ben "Allah ve Resûlu daha iyi bilir" dedim.
(O zaman) buyurdular ki: "İnsanların en fazîletlisi, dînlerini öğrendiklerinde (ilimleriyle amel edip) amelce en üstün olanlardır."
Yüksek kültür ve medeniyetimizde, Câmi-Medrese-Dergâh (Zâviye, Tekke, Hânekâh) üçlüsü çok önemli müesseselerdir.
Mutasavvıflar, insanları, benlik da’vâsından ve kendilerini beğenmişlikten kurtarmaya çalışmışlardır. Birlik ve berâberliğe kavuşmuş cemiyetler meydâna getirmişlerdir. İslâmiyet'in yayılmasında bilfiil hizmet gören tarîkat mensûbu zâtlar, dünyânın birçok yerlerine dağılıp, insanların İslâmiyet'le tanışmalarına sebep olmuşlardır.
Hicrî beşinci asırdan îtibâren sistemleşmeye başlayan tarîkatların, fert ve cemiyet hayâtında büyük te'sirleri olmuştur. İnsanlara; her şeyin Allah rızâsı için yapılması gerektiğini anlatmışlardır. Riyâ ve gösterişten uzak, yüksek karakterli insanlar olmalarına yardımcı olmuşlardır.

