Kaydet
a- | +A

Aşk romanlarının kraliçesi Barbara Cartland doksan sekiz yaşında hayata gözlerini yummuş. Fotoğraflarını hiç gördünüz mü bilmiyorum. Her zaman aşırı makyajlı, giyiminde parlak renkleri tercih eden tuhaf bir görüntüsü vardı. Ona ait ilk kitabı okuduğumda on bir veya on iki yaşındaydım. O dönemlerde moda, ciltli kitaplar basıp üzerine kuşe kağıttan resimli kapaklar giydirmekti. Ve o resimler beni nasıl da cezbederdi. Mutlaka rüzgarda saçları uçuşan güzel bir kız figürü olurdu. Ve onun biraz arkasında ya da önünde duran ama kızla asla yüz yüze bakmayan çok ama çok yakışıklı bir erkek... Bazı şablonlara göre yazardı ve İngiliz olduğu her satırdan anlaşılırdı. Mesela kızlar genellikle fakir fakat soylu ve iyi yetiştirilmiş kişilerdi. Buna karşılık erkek kahramanlar çok zengin ve güçlü aynı zamanda seçkin tiplerdi. Ne hikmetse bayanlar yüzde doksan erkek karakterin yaşadığı saray yavrusu mekana çalışmak için girerlerdi. Hiç bozulmayan bir gelenek ise dadı oluşlarıydı. Evde bulunan çocuğa ya da çocuklara bakmaları için işe alınıp bir biçimde beyle sürtüşülür sonra da ölümsüz bir aşk doğardı. Kız durmadan haksızlığa uğrar, ağlar da ağlardı. Cartland, kadın karakterleri illa ki çok güzel çizerdi. Tipik İngiliz güzellik anlayışı hakim olurdu bu konuda da. Uzun kızıl saçlar ve buna çekici bir tezat oluşturan çağla yeşili kocaman gözler... Bir sene kadar bu masallar ilgimi çekmişti doğrusu. Onları okuyup hayallere dalardım. Her genç kız gibi ben de günün birinde kiminle evlenip nasıl bir gelinlik giyeceğimi merak ederdim. Hayatın romanlardaki gibi olacağını zannettiğim dönem çok uzun sürmedi ve gerçeklere gözümü açıverdim. Yine de hep tatlı bir anı oldu bu kitaplar bende. En sevdiğim tarafı mutlu sonla bitmeleriydi. O kadar farklı hikaye okudum ama hiçbirisi ayrılıkla noktalanmadı. Barbara Cartland''dan Agatha Christie''ye geçişim ise bu sevdanın ironik hatta eni konu komik tarafı. Derin aşkların denizinden çıkıp zekice işlenmiş cinayetlere dalmak... Üstelik onlardan vazgeçmedim. Hâlâ kafamı boşaltmak istediğimde zevkle bir Agatha Christie romanı alırım elime ve ilgiyle okurum.

Zaten bir zamanlar bu iki zıt uç noktada bulunan kadın yazar ciddi rakipti. Sanırım burada bir karışıklık var. Nasıl olur da insanlar Barbara Cartland okuyacak kadar romantikken birden değişip cinayetlere ilgi duymaya başlarlar? İnsanoğlunun duygu haritası işte bu yüzden çok ilginç ya... Genetik uzmanları durmadan çalışıp her türlü davranış biçiminin genini bulmak için kafa patlatıyorlar. Buluyorlar da. Sarhoşluk geninden liderlik genine kadar aklınıza ne gelirse hepsinin bağlı bulunduğu bir gen var. Dönelim Barbara Cartland''a. Tam doksan sekiz yıl yaşaması, aşka bu denli inanmasıyla bağlantılı olabilir mi acaba? Çok zengin oluşu ve rahat şartlarda yaşaması bir yana bir de Kraliyet ailesine mensuptu biliyorsunuz. Lady Di''nin üvey büyük annesiydi. Her ne kadar çok samimi bir görüntü çizmemişlerse de yine de akraba oluşları dünya medyalarının ilgisini çekiyordu. Zorluklarla başlayıp kavuşmayla biten mutlu aşkların kraliçesi öldü. Uzun yıllar boyunca nesilden nesile pek çok genç kız aşk kelimesinin manasını ondan öğrendi. Kendisi bu mutluluğu tattı mı bilmiyorum. Ama yaşamasa böyle yazamazdı herhalde. Hiçbir edebi değeri olmayan kitapları dünyanın hemen her yerinde basıldı ve pek çok dile çevrildi. İsmini nerede söyleseniz bir hayranı çıkar karşınıza. Aşk da ölüyor mu diye düşündüğüm çok olmuştur. Ama buna inanmak işime gelmiyor doğrusu. Cartland ölse de aşk yaşayacaktır hem de sonsuza kadar...

Sözün Özü Gülerseniz dünya da sizinle birlikte güler. Ağlarsanız yalnız kalırsınız.

L E V H A Yalnız eğitilmiş olanlar özgürdür.