Kaydet
a- | +A

Evet, doğanın yeşilini seviyorum. Ama medeniyet dediğimiz gürültülü canavarı her gittiğimiz yere taşıma alışkanlığımız yüzünden yeşili de bozuyoruz, doğanın ritmini de.

"Şehir merkezine çok yakın, ormanın tam kıyısında" reklamlarına çoktan alıştık. İnsanlar normal olarak hem teknolojinin olanaklarından faydalanmak istiyor hem de temiz hava solumak. Fakat zaten günümüzün taş yığını yüzlü şehirlerini bu mantıkla kurmadık mı? Yerleşim alanı seçerken suya yakın olması şartını aramadık mı? Karıncalar misali çok sayıda ve çalışkan dört bir yana dağılıp eskiyi kendimize bile aratmadık mı? Bana kalırsa insanoğlu çok şey istiyor. Mesela şu anda muhteşem yeşil tonlarının ortasındayım. Ama sanki tarihimiz boyunca havuzsuz yaşamamışız gibi davranan müteahhitlerin kurbanıyım aynı zamanda. Dikkat edin artık kocaman gökdelenlerin ortasına küçücük bir havuz konduruveriyorlar. Bu göstermelik lüksten kim, nasıl istifade ediyor orası belli değil. Bizim bulunduğumuz yerde de böyle bir havuz var. Ama inşaat sürerken yeterli kalitede elektrik sistemi kurulmadığından havuzun motoru çalışınca bütün site karanlığa gömülüyor. Dolayısıyla şu anda ortada bir havuz duruyor ama bizler en sıradan ihtiyaçlarımızı karşılamak için bile elektrik ve su bulamıyoruz.

Bu, tam bizlere uygun düşen bir çifte standart. Kabul edelim, gösterişi seven bir milletiz. Önce elektriği sağ ve salim sağlayacağımıza hayati değeri olmayan detaylara zaman ve para harcıyoruz. Tıpkı sağlık sektörüne ya da sosyal güvenlik meselesine yeteri kadar ilgi göstermişiz gibi diğer lüzumsuz konulara yönelişimize benziyor bu.

Sabah kalkıp gazetenin yazısını yazmak istediğimde, elektrik olmadığı için kağıt kaleme sarılmak zorunda kalıyoruz. El yazımı çözüp yazıyı dizen arkadaşa Allah kolaylık versin. İnternet ağıyla kaplandığımız şu zamanda, elektrik olmadan bilgisayarlarımızı nasıl çalıştırmayı umuyoruz acaba? Enerji Bakanımızın sık sık dikkatleri çekmeye gayret ettiği önemli bir konu bu.

Yeterli enerji gücüne sahip değiliz. Bu da demek oluyor ki karanlıkta kalmamız an meselesi. Bırakın bilgisayarı, internet''i; önümüzü bile göremeyebiliriz. Bu gibi sorunlar nasıl çözülür, onu bilenlere bırakmak zorundayız. Ama biran önce çözseler çok sevineceğim. Çünkü elektrik olmadığında sular da akmıyor ve ben 2000 yılının ortasında kirli ve karanlıklar içinde kalakalmayı pek çekici bulmuyorum.

Koskocaman bir gazetenin bir köşesini yazarken hâlâ kağıt kullanmak zorunda oluşuma şaşıyorum. Üstelik bu kadar da değil. Yazı bitince bir koşu sokağa çıkıp jeneratörü ve faks''ı olan bir komşu aramak zorundayım ki yazıyı gönderebileyim. Eh, maşaallah! Dizüstü bilgisayardan cep telefonuna aklınıza ne sistem gelirse gelsin hepsinin elektriğe ihtiyacı var. O aletleri şarj etmediğimizde ya da edemediğimizde ne işimize yararlar ki? İtiraf ediyorum, şu anda sinirlerim tepemde. Her gün birçok kişiden mesaj alıyorum. Onlar da gazeteci olmak istediklerini belirtiyorlar. Gerçi ben gazeteci sayılmam ama olsun. Umutlarını benimle paylaşmayı tercih ediyorlar işte. Acaba şu halimi görseler yine de isterler mi diye merak ediyorum.

Kabul, doğa çok güzel. Ama ben elektriğe alışmışım bir kere. Bilgisayarımı, konforumu geri istiyorum. Ben İstanbul''a dönüyorum.

Sözün Özü Kelin merhemi olsa kendi başına sürer.

levha Baba verirken, hem oğul hem baba güler. Oğul verirken, hem baba hem oğul ağlar.