Başkan Clinton''ın Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde yaptığı konuşma bence tarih açısından kalıcı derinlikler taşıyordu. Bir defa Clinton, kürsüde meclis temsilcilerine ve dolayısıyla Türk milletine hitab ederken o kürsünün 23 Nisan 1920''de başlayan önemini gerçekten kavramış görünüyordu. Zaten çehresinden o büyük destanın, mücadelenin sadece Türk milletine değil, insanlığa örnek, övünülesi büyük heyecanını, duygularını sezinlemek mümkündü.
Clinton, Atatürk''ün evrensel kimliğinin şuurunda görünmesi, sık sık onun veciz sözlerini hatırlatıp dile getirmesi, gerek Osmanlıyı gerek Cumhuriyet Türkiye''sini incelemiş olması bakımından çok farklı bir başkan portresi çizmiş oldu.
Öyle ya eskiden Türkler ve Türkiye denince konukseverliğimiz, lâti lokumlarımız, şiş kebaplarımız "raki" ve dansözlerimiz akla gelirdi. Hatta kimileri Türkiye''yi sadece bu unsurlarla bir kebapçı, lokumcu dükkânı gibi algılamayı özellikle tercih ederlerdi.
Başkan, tarihin kalbinin attığı Kurtuluş Savaşı sancılarının ve zafer sevincinin sembolü olan o kürsüde ülkemizin dün Osmanlı olarak, bugünse Cumhuriyet Türkiye''si olarak dünya coğrafyasında oynadığı o büyük rolü, anahtar görevini adeta bizden biri gibi açıkladı.
Ve bir muhteşem harita getirdi gözümüzün önüne. Balkanlar''a Ortadoğu''ya ve Asya''ya uzanan, yeten varlığımızın denge unsuru oluşuna, Orta Asya''da özellikle bizimle aynı dili ve değerleri paylaşan insanlar üzerinde Türkiye''nin ağırlığına ya da ağabeyliğine dokundu.
Başkan Clinton''ın bana en ilginç gelen açıklaması, Avrupa yorumu idi. Şöyle diyordu Clinton: "Avrupa bir yer değil, bir fikirdir."
Özellikle bu cümlesinin altını çizdim. Bu, çağları, büyük bir tarihi ve medeniyeti kucaklayan bir düşünceydi. Başkan bu sözün yanında Avrupa''nın sonsuz özgürlüklere uzandığını da ifade ediyordu...
Evet Avrupa yeniliklerin, fikir ve sanat hamlelerinin kapısıdır. Amerika özgürlüğe, bağımsızlığa dair ne varsa onları, kendi topraklarına elbette Avrupa''dan taşımıştır. Bize bakalım. Fatih''ten hatta daha önce Muradı Hüdavendigâr''dan itibaren Rumeli''ne açılarak Batı''ya yürüyüşün elbette büyük bir hedefi vardı. Avrupa''da, Asya bozkırlarındaki değişmez hayatın ve Anadolu''daki kaynamanın ötesinde birşeyler oluyordu. Evet ortaçağ despotluğu sürüyordu sürmesine ama ilmin, sanatın aldığı mesafeler vardı. Fatih Sultan Mehmed''in hedefi Roma idi, Kanuni''ninki Viyana kapıları oldu. Doğuya dönmedik, arkamıza bakmadık. Hatta öylesine bakmadık ki, Orta Asya''yı, bırakıp geldiğimiz yerleri bu çağa, doksanlı yıllara varıncaya kadar pek de hatırlamadık.
Yirminci asırda Tevfik Fikret''ten, Mehmet Akif''e Ziya Gökalp''ten daha sonra Doğu Batı senteziyle Peyami Safa''ya kadar pekçok düşünce adamında Batıyı anlama, Batıdaki değerlerden yararlanma isteği vardı. Atatürk de Batıya, çağdaş fikirlerin ve hamlelerin kaynağına yakın olmak düşüncesiyle yaklaşmıştır.
Clinton, Batı denilen kavramın ne şu, ne bu ülkeyle açıklanamayacağını, onun insanlığı kavrayan bir sembol olduğunu ifade ediyordu. Bu ziyaret ve AGİT toplantılarıyla Türkiye olumlu yolda yeniden değerlendirilecektir.

