İnsanoğlu bu, kimin ne olacağını kim bilebilir? Yaşlı kadın belli ki önceleri halli vakitliymiş sonra ne olmuşsa...
İçeriye girdiğinde o yoksul görüntüsünden sızan iyi günleri, tasasız günleri herkes farketti mi bilmiyorum. İçerdekiler öylesine önlerindeki kokusu tüten iskender kebaplarına, salata ve sütlâçlarına dalmışlardı ki kadının üzerinde fazla durmadıklarını düşündüm.
Limoncu Zehra''yı hatırladım yine; çalışıyor ve ayakta duruyor, açlığı yalnızlığı altediyordu. Bu kadınınsa çalışıp çalışmadığını bilmiyordum, yaşı epeyce vardı, ya piyango bileti satıyor ya da ona yakın bir şeyler.
Hangi evlat onu bu bir başınalığa itmişti acaba? Ya da henüz diri; henüz kendine güvenliyken hangi yanlışlığı yapmıştı da sonu böyle olmuştu?
Lokantacı seslendi ve o çekinerek içeriye girdi; masalara ezik, tebessüme benzer bir ağlama eşiğinden baktı. Kendine uygun bir yer arandı. Lokantacı yanımdaki masayı gösterdi. İnsanlar kebaplarına uzanıyor, soğuk kolalarını, ayranlarını yudumluyorlardı. Lokantacı,
"Geç otur anne!" dedi.
Kadın bu anne sözüyle mi yoksa dakikalardır boğazında düğümlenmiş bir şeyin çözülmesiyle mi ne hıçkırığa benzer bir ses, bir inilti kopardı. Uysalca oturduktan sonra;
"Söyleyin Allahaşkına, kimdir o?" diye sordu. Bir yandan da masalardaki insanları inceliyor, meçhul yardımseveri arıyordu. Lokantacı,
"Sorma canım, birisi ısmarlıyor işte" dedi.
Evet ama kendisine yemek ısmarlayan kişiyi görmek, tanımak istiyordu o, ona teşekkür edecekti ve kimbilir daha neler neler söyleyecekti... Meçhul koruyucusunun gözlerini üzerinde hissedip uslu bir çocuk gibi önündeki boş servis tabağına bakarak yemeğini bekledi.
Kebap kokusu hele hele aç bir insan için dayanılmazdı. Etler salça, tereyağı ve yoğurda karışarak, paslanmaz kayık tabaklarla sıcak sıcak masalara taşınırken, kadın ince bir görgünün bırakmazlığı ile hep önüne bakıyor, kendi tabağını bekliyordu.
Nihayet geldi, yaşlı kadın çatalını kağıt peçeteyle kuruladı, sonra bardağını da. Bu davranışı, öyle her kişinin yapmayacağını düşündüm. Bu bir titizlik işaretiydi ve daha önceki hayatından az biraz ipucu veriyordu.
Sonra kebabına uzandı; durdu yine bakındı. Yüzlerde oyalandı az biraz, meçhul kişiyi aradı, bulamayacaktı ve kimse de söylemeyecekti elbette, bunu düşünmüş olmalı... Kıyıdan köşeden duyulabilecek bir ses tonuyla,
"Allahım her kimse o, hayırlardan alıkoma ve gönlünün dilediğini ver Rabbim!" dedi.
Ve gözyaşlarını tutamadı. O ağladı, ağladıkça kebabın tadı acılaştı, acı katmerlendi boğazını yaktı. Ben öyle düşündüm.
"Altedilmeyen şey insanın onuru.." dedim içimden. Bu çok önemli..aç kalmaktan bile...

