Kaydet
a- | +A

Zeyyat Selimoğlu denizlerin hikayecisiydi. Yetmişli yıllarda ünlendi. Sait Faik armağanı kazandı, özgün, olgun, çok renkli bir Türkçeyle insanın iç tellerine dokuna dokuna hikayeler yazdı. Sonra bir de baktık ki o da sessizce gidenler kervanına katılmış.

Bakın İsmail Habip Sevük yıllar önce onun yazarlığı için ne demiş;

"Rize''yi Rizeli bir genç yazmıştı. Hamsi koydum tavaya türküsünü söyler gibi adeta rakseden, asabi, çevik beldenin kelimeleri ve şiveleriyle kıvrım kıvrım ruha akan bir yazı. Oralarda yürümeye başlanınca öğrenilmesi de başlayan kemençe nağmeli o çetin oyun gibi, bunu yazan da yazısının malzemesini konuşmaya başladığından beri hazırlamıştı. Dünyanın en büyük edibi de olsa Rize''yi bütün iç ruhiyle o tarzda yazamaz. Öyle bir yazı bütün bir ömür pahasına yazılabilirdi."

Bir sanatçı için söylenebilecek en güzel sözler... Yaşadığını, gözlediğini en iyi aktaranlardandı Selimoğlu. Ama o da belki yanlış zamanların yazarıydı: Günümüzde hikaye ustalığı ancak belirli bir kitleye birşeyler ifade ediyor.

Ben ilk olarak 1969''da yayınlanan "Direğin Tepesinde Bir Adam" kitabıyla onu tanımıştım. Hikayelerini o çağımda biraz da kıskanarak okumuştum. Karadeniz insanını ya da deniz insanını öylesine cana yakın tiplerle canlandırıyordu ki...

Onunkisi gerçeği canlandırma aşkını da aşan birşeydi. Müthiş bir insan sevgisi... Ben Sait Faik''ten sonra insan sevgisinin en samimisini Zeyyat Selimoğlu''nun hikayelerinde gördüm.

Hele bir Tekel Hamza''sı var ki onun unutulmaz tiplerindendir. Birkaç hikayede karşımıza çıkan bu gemi ateşçisi sonradan karaya vurmuş balık gibi gemilerden ayrılır ve bu defa bir hastanenin kalorifer dairesinde kömürcülüğe başlar. Gemi götürmeğe alışmış Tekel Hamza, hastanedeki kömürcülüğü bir türlü benimseyip becerememiştir. Anlatıyor bu halini.

"Bir gece kafam dalgın mı dalgın, dalgada; kazanın başına geçtiğim gibi unutuyorum nerede olduğumu. Bir kaptırıyorum ki kendimi kömüre ve küreğe. Hiç yolu yok. Dersin yüzde beş bin gemideyim. Basıyorum kömürü kazana basıyorum kömürü. Kafama takılmış ki gemiyi uçur uçur uçuruyorum. Yardım biçtim denizleri, diyorum içimden Kaptan Baba dayanamaz alnımdan öper beni bu sefer sonu."

Tekel Hamza''nın gemi niyetine yaktığı kazan, hastaneyi ısıttıkça ısıtıyor; hastaların gözleri yuvalarından uğruyor. Yorganların altında hababam terliyorlar. Hemşire şaşkına dönüyor. Yepyeni bir hastalık koğuşu kaplamış, yeni moda bir humma ile kırılıyor ortalık.

Bu garipler garibi Tekel Hamza bulunduğu yerin penceresinden bir kirli duvardan başka bir şey görmez. Halbuki gemide lumboz deliğinden hiç olmadık denizi görüyordu.

O kasvetli duvar birgün aydınlanıverir. Hamza için şaşırtıcı beklenmedik bir olay.

"Yavaş yavaş kalkıyorum yerimden, çok yavaş, hafifçecik. Işığı ürkütmemek, pencereyi kızdırmamak gerekir..." diyor Hamza. Düş görmekten korkuyor. Öylesine yokluğa darlığa alışmıştır. Bakar ki içini karartan duvar beyaza boyanmıştır. Artık yüzü gülen bir duvardır o. Umut gibi... Görüyorsunuz. Tekel Hamza''nın dramı insanın içerisine işliyor.

Zeyyat Selimoğlu''na rahmet diliyorum. O Türk hikayesindeki yerini almıştır. Bu yüzyıla sevgiyi, insanseverliği bırakmıştır.