Bulgaristan Türkçesinde geçen bir atasözü var, herhalde burdan oralara taşınmış olsa gerek. Ortak kültürde benzer pek çok atasözü, deyim geçiyor. Bu da onlardan biri: "İnsanın söylemezinden, suyun şarlamazından kork!"
Halk irfanından ve tecrübesinden gelme bir söz; belli ki insan resmi geçitlerinden doğmuş bir hüküm. Kendi halinde veya konuşmayı beceremeyenler bir yana, bütün planlarını içine gömmüşlere karşı bir uyarı bence. Gerçekten bu tip, söylemezliğiyle elinize batmış görünmez küçük bir diken gibi giderek huzursuz eder sizi; onu gördüğünüzde elinize ayağınıza ısırgan otu değmiş gibi olur. Kalın mı kalın peçesiyle durur karşınızda. İçini dışını ne yapsanız göremezsiniz. Derinine iner, yüreğini bulamazsınız. Hani çirkin bürünür, güzel görünür derler ya, o misal üzre.
Suyun şarlamazı malum, gün olur kaynağı çekiliverir, su dediğin şarlamalı güldür güldür akmalı. Sesi, heybeti, varlığı duyulmalı... İnsanı da öyle düşünmüşler. Güldür güldür olmasa bile konuşmalı, anlatmalı. İyiye güzele konuşarak varmalı.
Aslında söylemez kadar, çok söyleyenden de çekinmek gerek. Hani evde, çarşıda, komşuda ne var ne yok anlatanın da sınırı ölçüsü olmadığından, çekilir yanı yoktur. Hababam araştırır, merak eder, anlatır da anlatır. Yorulur yorulmasına durulmaz bir türlü. Bir de bakar ki bir dikili ağacı olmamış yeryüzünde. Üstelik varı da yok eylemiş, çulsuz ipsiz duruyor ortalıkta. Bu ayrı bir tip. Fakat bilirsin ki söylemez kadar tehlikeli değildir.
Benim en fazla korktuğum işte o söylemezlerdir. Söylemez her zaman tetiktedir, planlı pusatlıdır. İnsanlarla ezelden savaşmağa ahdetmiştir. Ne mutluluğu bellidir, ne acısı, kederi. Sanki birilerinden intikam almak için yaşar.
İnsanın söylemezinin büyük hedefleri vardır. O, herkesten birşeyler alır götürür, herkesten birşeyler çırpar. Aldıkları, bir daha geri alamayacağınız şeylerdir. O yüzden insanın içine kötü tortu bırakır; pişmanlık, zehir zıkkım birşey...
Söylemez, gözlerinize bakamaz doğrudan doğruya. Ama size yakın durur. Bir bakarsınız mallanmış, mülklenmiş. Bir bakarsınız önemli yerlerde kurum kurum oturuyor. Ne zaman, nasıl oldu bilemezsiniz.
Sakin bir su gibidir; sükûneti sizi kendisine çeker, sanki bu sükûnete sizin ihtiyacınız vardır. O yüzden aldanır, ona bazı kapılar açarsınız. Sırtını okşar, dostluk gösterirsiniz. Sonra arkanıza dönüp baktığınızda göremezsiniz onu. Çoktan çekip gitmiştir.
İnsanın söylemezine, karda yürür, izini belli etmez deyimi de yakışır doğrusu. Çekinirim böylelerinden, uzak dururum; ama yine de çevremden eksilmezler, hatta rüyalarıma da girerler bütün ürkünç çizgileriyle. Bütün söylemezlikleriyle, duvar yüzleriyle, dudak uçuklatacak bir sıkıntı üretirler. Ben uyanırım uyanmasına defederim böylece. Ama ne var ki o kâbus beni bütün gün bırakmaz; nerdeysem oraya eğilir, yazdıklarımı karalar, tebessümümü siler, alnımda yarım baş ağrısına döner.
İnsanın güzeli bana göre gülümseyeni ve söz söyleyenidir. Nasıl söz? Elbette seçilmiş söz... İnsan konuşkanlığıyla yüreklere girer; dostluk kapısını söz ile tıklatır. Sevgiler söz ile uyanır, cemreler söz ile düşer... Somurtmanın yolunda suskunluk vardır. Konuşmayla taşırız yüreğimizi insanlara. Sesle götürürüz erdemi, hayrı...

