Kaydet
a- | +A

İstanbul''un mânâ iklimlerinden geçmeden İstanbul''u tanımış ve onda yaşamış sayılabilir mi insan? İstanbul''dan keyif almak demek iyi bir kahvede oturup neskafe yudumlamak yahut namlı bir restoranda şunu bunu yemek midir? İstanbul''un asıl yüzü eskiye karışıp gitmiş sokaklar, belki bir yerde rastlayacağınız ulu bir çınar, belki terkedilmiş bir iskele, bir başıboş tekne, bir kırık musluklu çeşmedir.

Çocukken Mehmet Akif''in anlattığı sokaklara benzer bir mahallede otururduk. Yani şu dize kadar çamura gömüleceğiniz, bel vermiş evlerin bulunduğu bir mahallede. Orada yol üstü bir mescit ve türbe vardı ki hayatımızın merkezinde dururdu. Türbede yatan ve Tuzbaba diye anılan velinin tuzla ilgisi neydi bilemiyorum ama yeşil parmaklıklı, mermer taşlı pencereye tuz bırakmak gelenek halinde sürmedeydi. İmtihana girecek öğrenciler çoğu zaman Tuzbaba''ya tuz adarlardı. Dilekleri tuttu mu o mermer çıkıntıya üzerinde üç adet yıldız resmi olan tuz paketleri bırakırlardı. Ama, ortalıkta bu tuzlarla ilgili olarak ya suizanlar ya da gerçeğin fısıltıları da dolaşıp durur, tuzları bakkalın gelip geriye aldığı söylenirdi.

Düşünün adam üç paket beş paket tuzdan sürekli kâr ediyor ve tuzlar bakkalın raflarıyla mescidin yeşil parmaklıklı penceresi arasında sürekli gidip geliyor. Bir de derlerdi ki ihtiyacı olan gelip gizlice alıyor. Tuz demek çorbanın tadı, evin bereketi demek... Böylesine bir diyeceğimiz yok. Biz de okula gidip gelirken geçtiğimiz o yolda Tuzbaba''nın önüne geldik mi, parmağımızı tükürüğümüzle ıslatıp bir kez çıkıntıdaki tuzlara daldırıp damağımızı şenlendirmesek olmazdı. Alışmıştık hatta işimiz, sınavımız rast gitsin diye de yapardık bunu.

Küçük bir dünyanın meçhullerle dolu ışık ve gölgelerinde neler bulmaz neler üretmezdik ki... Kimi zaman gün boyu kapıda oturan, kimi zaman yokluklara karışan divane kadın da ister istemez hayatımızın içindeydi. Hışımlı, kendine kendine konuşan, yüzü gülmez biriydi. Birisi bir laf atacak olsa ya sopasıyla ya taşla kovalardı onu. Gariplerden biriydi. kendi kendine türbenin bekçiliğini üstlenmiş olmalıydı. Varlığı mescit kapısına masalların korkulu bir gölgesi gibi düşerdi. Onu gördük mü "Eyvah Bahriye Hanım orda!" diyecek olurduk.

O ve bir de tam tersine omuzları çökkün, yumuşacık yüzlü, sevimli bir yoksul kadın hâlâ capcanlı duruyor hafızamda. Bu ikincisi de kapı önlerinde soluklana dinlene hep dolaşır, bir yerlere gidip gelirdi. Elinde kalaylı bir sefertası bulunur, bu tasla çorba yahut patates yemeği taşırdı evine. Yokluğu düşündüğümde evine kimbilir kimin ikramı ve merhamet armağanı çorbayı taşıyan bu kadını hatırlarım öncelikle.

Mahalle hayatında insanlar kimin yarası varsa biliyor, onu kanatlarının altına alabiliyordu. Ama sonraları insanlar bu tür kontrol yöntemini ister istemez bıraktılar. İstanbul''un mânâ dekorundan küçücük bir ayrıntı hatırlattım sizlere. Ayrıntı fakat silemediğim, unutamadığım çizgiler... Sevinilesi şey de İstanbul''da böylesi bir dünyanın çizgilerinin hâlâ var olması...