Kabaklı Hoca''yla 1972''den beri tanışıyordum. Ama daha önceleri ben henüz lise öğrencisiyken konuşmacı olarak katıldığım Eminönü Milli Türk Talebe Birliği''ndeki bir münazaranın ön sırada oturan jüri üyesi, gözlüklü zatın ya Kabaklı Hoca
ya da Peyami Safa olabileceğini düşünmüşümdür. Hocamızın bu salonlarda sonraki yıllarda konferanslar verdiğini hatta bir defasında omuzlarda taşındığını Çapa''lı bir öğrencisi anlatmıştı. Hitabetinin son derece güçlü olduğunu, hazırlığı kağıt üstünde üç beş not iken bunlardan bir umman çıkardığını her zaman farketmişimdir.
O gün Fatih Camii''nin avlusunu dolduran büyük kalabalığın arasında Kabaklı''nın fikriyatını eserlerinden damla damla içmiş pekçok insan vardı. Fakat o dalgalanan ve hocamızı bağrına alan kalabalık şunu da bilmeliydi ki Kabaklı, hem Türk ve Müslüman terbiyesinin, hem de bir medeniyet ölçüsü olarak Avrupai terbiyenin kuvvetli, samimi bir temsilcisiydi. Kabaklı''nın bu yönü bilinmeden farkedilmeden bir Kabaklı portresi çizmek mümkün değildir. Onun için Fatih Camii avlusunda birçok yakınına olduğu gibi benim de yanıma gelerek başsağlığında bulunma nezaketini gösteren dostlar, okuyucular, öğrenciler için "İşte bunlar Kabaklı Hoca''nın varlığından neyi anlamak lâzım geldiğini bilenler.." diye düşünmekten kendimi alamadım. Göremeyenlere bir diyeceğim olamaz, ama beni görüp de yanımdan kayıtsızca gelip geçenleri, Kabaklı Hoca''yı bütünüyle anlamış kavramış sayamam. Hocanın en yakınında bulunmuş ve ondan pekçok feyz almış, istikametler çizmiş bir yazar olarak bunu beklemeğe hakkım vardı.
Kabaklı Hoca, hanımlara karşı çok nazik ve çok saygılıydı. Özellikle öyleydi. Üstüne basa basa ve başkalarına da uyarı ve öğreti kabilinden böyle davranırdı. Bir topluluğa bir hanım mı girdi, hemen kalkar, sohbeti kelamı bırakır, ona yer gösterirdi. Sofralarda baş köşeyi hanımlara verir, ikramlarla gönül alır, incelikler sunardı. Bir salonda konuşma yapan hanımı konuşma bittikten sonra ayakta karşılar tokalaşır, tebrik ederdi. Hanım yazarları özellikle destekler, onları gönüllendirirdi.
Mezarlık dönüşü Pierre Loti kahvesinin orada genç edebiyatçılardan Muhsin Karabay kamerası elinde Hoca için birşeyler söylememi istedi. Orada söylediğim gibi Hoca''nın hayatta hiçbir lüksü yoktu, olmadı, istemedi. Çok sade yaşadı. Evi, evinin döşenişi, giyinişi her zaman abartısız oldu. Hiç unutmuyorum birisiyle tanışmış, adam hemence bir solukta nelere sahip olduğunu, yazlığını, kışlığını arabasının markasını, modelini anlatmış durmuş. Hocanın bu tür konularla ilgisi olmadığını ne bilsin... Pek öfkelenmiş, pek sıkılmıştı Hoca.
O mal varlığıyla değil, erdemiyle, fikirleriyle, hayalleriyle, insanlığıyla bahsettiğim incelikleriyle muhteşemdi. Bunu kavrasınlar istiyorum. Bundan sonra onun adını yaşatacakların onun eserlerine ve şahsiyetine eğileceklerin onun nasıl insan mimarı olduğunu bilmelerini istiyorum. O konferanslarında ciddi, fakat ev hayatında, munis, sevecen, şaka, hikmet dolu insanı bu yönleriyle bilmelerini... Tutuculuğa kaçmayıp insan kazanma yolunda ne türlü cehd sarfettiğini anlamalarını arzu ediyorum.
İnancında samimiydi. Büyük bir grupla seksenli yıllarda Osmanlı''nın beşiği Söğüt''e gitmiştik. Oraya gelenler arasında İrfan Atagün Ağabey ve rahmetli Mehmet Emin Alpkan Ağabey de vardı. Söğüt şenliklerinin ve Ertuğrul Gazi''yi anma törenlerinin yapıldığı o günlerde Mehmet Emin Alpkan onu camide dua ederken görmüş. O güne kadar Hoca''yı bu hüviyette ve bu halde hiç görmemiş olduğundan pek şaşırmış. "Kabaklı dua ediyordu. Aman Allahım, nasıl içten dua ediyor ve yalvarıyordu, bir görseniz!" demişti ve ona hayranlar kervanına anladım, Alpkan Ağabey de işte bu sahneyi gördükten sonra katılmıştı.

