Sunucunun kaşına gözüne bayılan ve elbette onun yerinde olmayı isteyen izleyici telefonda aygın baygın ses tonuyla diyor ki "Ne gader güzelsin gı...Canım benim seni çoh seviyom."
"Bu muhabbet de neyin nesi?" diye soruyorsunuz kendinize. İçimizdeki yalnızlıkların ilgisizliklerin bir ifadesi mi? Herkesin bir şekilde kendisini göstermeye ihtiyacı var demek ki.
Zaten çağ öne çıkma, kendini gösterme çağı. Ama iltifat edecek, ama teşekkürler ve öpücükler alacak. Aynı zamanda dış görünüşe ne denli önem verdiğimiz de böylece açığa çıkıyor.
İşte biz böyle sıcak kanlı, samimi, senli benli bir milletiz. Güzellere hiç mi hiç dayanamayız, şarkı türkü dinlemeyi, hele hele ortalarda dönenip oynamayı pek severiz.
Rahmetli olan değerli bir halk musikisi üstadı dostumuz vardı. Birgün "Türk insanı uzaktan davulun sesini duymaya görsün, hemen oynamaya başlar" demişti. Ne doğru... Bakıyorsunuz, sabahın sekizinde arabasıyla gümbür gümbür şarkılar çalarak mahalleden geçiyor. Ağzında sigarası, pek de mutlu görünüyor. Adamda şuur yok, iz''an yok. Varsa yoksa kendi dünyası..
Oynamaya, oynayana sonsuz tutkumuz var demek ki. Bir de güzellere... Zaten hangi ülkenin dilinde bizdekine benzer "Güzele bakmak sevaptır!" diye bir atasözü var acaba? Araştırılması gerek, "Güzeli herkes sever" sözü boşuna mı söylenmiş?
Kim ne derse desin, güzel, avantajları imtiyazlarıyla birlikte doğuyor. Her ne kadar "Güzellik karın doyurmaz!" denmiş olsa da inanmamak lâzım. Çünkü zamanımızda karnın doyması şöyle dursun, yükünü tutmak dış görünümle, güzellikle olabiliyor.
Başka bir kanala geçiyorum. Orda da bir güzel oturmuş, telefondaki hayranıyla konuşuyor. Telefondaki hanım "Sana hayranım, çok güzelsin, harikasın valla. Bana bak, makyajını kendin mi yapıyorsun? Valla canikom bi tanesin" dedikçe o da kurum kurum kuruluyor. İltifat yağmurları sürüp gidiyor... Teşekkürler ve kocaman öpücükler gönderiliyor.
Bir de sevgi dağıtımında cömertliğin de ötesinde bir taşkınlığımız var ki sormayın! Önümüze her çıkanı seviyoruz. "Seni seviyorum" ifadesi leblebi gibi ayçiçeği gibi ceplerden taşıyor.
Kim demiş Türk kadınlarını sessiz çekingen diye. Bakındı hele şunun cesaretine! Yemeğini işini gücünü bırakmış televizyonlardan sesini duyuruyor. Az şey mi?
Ben diyorum ki mecburi öğrenim onbir yıla çıksın ve edebiyat fen fakültelerinden mezun olanlar da ayrıca zorlaştırıcı aşamalardan geçirilmeden öğretmenlik yapabilsinler...Memleketin okumuş adama ihtiyacı var, biz hiç bu kadar cehle düşmemiştik.

