Çadırlardaki sefaleti, çamur boğuşmasını televizyonlardan izliyoruz, gidenlerimiz görüyor. İçimiz parçalanıyor. Özellikle çocukların o eziyetli çadır okullarında öğrenim görmek zorunda kalmaları daha üzüntü verici. O büyük depremlerden canlarının kurtulmuş olması bir bakıma avuntu veriyor insana, ama doğru dürüst yıkanamamak, ıslak yataklarda yatmak kolay değil.
Kendimizden pay biçelim, böyle kış kıyamette bir gece olsun, tabanı çamurlu, yorganları ıslak bir çadırda yatabilir misiniz? Gittiğimiz misafirliklerde, otellerde daima minderi, yastığı bizi rahat ettirebileceğinden emin olmak için nasıl incelediğimizi rahatımıza ne denli düşkün olduğumuzu bir düşünelim. Oysa işte görüyoruz, insan herşeye sahipken bir anda sıfır noktasına gelebiliyor.
Prefabrikeler bitmedi. Bu insanlar düşüyor, bu insanlar temizlik şartlarını doğru dürüst yerine getiremiyor... Çocuklar perişan, kazalar ard arda birbirini kovalıyor, katalitik sobalar her an birilerini uyanmaz uykulara çekebilir.
Şu son yangın felaketinde minicik, günahsız Arif bebeğin yanması bizim de içimizi yaktı. Depremden kurtulduklarına sevinmişken, çadır çilesini çekmeye razı gelmişken canının parçasını göz göre göre kaybet, bu aileye Allah dayanma gücü versin.
Bir de soğuktan ölen bir anne var. Hastaneye götürülseydi kapıda mı kalacaktı? Ola ki kalırdı. Bizim ülkemiz insafın olduğu kadar insafsızlığın da bol olduğu bir yerdir.
Tüpler çadır hayatında tehlike saçıyor. Soğuktan, mikroplardan olabilecek hastalıklara kapılar açık... Kışa iyice girildiğinde çadır içlerine buz sarkıtları sarktığında ne olacak, hiç bilmiyorum. Sinirler gergin, ruh dengeleri altüst, insanlar yaşadıkları felâketlere rağmen, ailesini sokabileceği rahat bir çatı altı arıyor.
Bu onlar için bir dayanma sınavı, tahammül ölçümü, ya bizler için? Bakalım bu acılara yakın duruyor muyuz, elden geldiğince yardım ediyor muyuz, yoksa bir deprem ihtimalinin kıskacında kendi canımızın, kendi hesaplarımızın mı peşindeyiz?
İstanbul''dan kaçan var, kaçamayan var, kimileri "Allah''ın dediği olur" hükmünce deprem korkusunu bir yana bırakmış, işine koyulmuş.. Ama bir de gece gündüz vehmin pençesi altında dakikaları sayan, gözleri avizelerde, kulağı çıtırtılarda olanlar... Sabaha karşı dörtte beşte bîtap düşüp nihayet uyuyabilenler... Düşündükçe deprem bir saplantı haline geliyor onlar için...
Bazısı ilgi çekici planların hazırlığı içinde. Mesela, bir gecekondu kiralamayı düşünüyor. Gecekondu tek katlı olduğundan çok katlı yapıların taşıdığı tehlikelerden nisbeten daha uzak diye. Bazısı da arkadaşının yazlığında oturmayı düşlüyor. Öyle ya nasıl olsa yazlık boş duruyor, "fazladan ev." "Eğer siz gitmeyecekseniz, anahtarı bize verin de biz gidelim" teklifinde bulunuyor.. Versin vermesine de yaz gelince o nereye gidecek? Cevap hazır. "Canım ne var bunda, kardeş kardeş hep birlikte otururuz." İyi güzel de huzur ve rahatlık olacak mı? Yazlık sahibinin gerçek bir depremzede aileyi barındırması başka, şehirde korku nöbetine tutulmuş birilerine yazlığını vermesi başka...
Diyeceğim şu ki alışmadığımız, düşünmediğimiz, farklı günlerin içindeyiz; sonumuz hayr ola...

