Fatma Pekşen''i tanıyorsunuz artık... Birkaç kez bu sütuna konuk olduğu gibi gazetemiz sayfalarında da zaman zaman yazıları çıkan, on parmağı on marifetli bir yazar. Hikayeci, folklorcu, Türk sanatının adım adım büyüteçle inceleyicisi.
Fatma''yı örnek gösteriyorum hanımlarımıza; çalışkanlığı, yetenekleri, duyarlılığı açısından... Şimdi de bir yemek kitabı hazırlıyor, Divriği mutfağını tanıtıyormuş. Benim "Jambon yoksa salam.." diye bir yazım vardı hani, "Bir de tarhanadan söz etsek.." diyorum.
Ata yadigârı o bereketli gıdadan...
Fatma Pekşen de diyor ki "Benim bildiğim kadarıyla yöremizde un tarhanası, yarma tarhanası diye iki tür tarhana yapılıyor." Sadece Sivas''ta bu böyle. Bir de öteki illeri düşünün.
Eh bu yıl ben de yapıverdim tarhana. Benimkisi annemden görme biraz Kastamonu usulü; serde bu tür uğraşlar da var. İçerisine köy sütünden yaptığım süzme yoğurdu ve bahçe domatesini katınca tadı bir başka oldu. Canı çekenler buyursunlar soframıza...
Fatma da bıkmış Paris rüyası, Milano geceleri gibi yemek adlarından, sosisli brokodilli, kremşantili ürünlerden... Şimdi Anadolu mutfağını incelerken Osmanlı Selçuklu sofralarını da araştırıyormuş. "Erişte nerelere kayboldu, kömbe nerede armut turşusu hangi dehlizde kayboldu? Benim Sivas''ımın bir dağ köyünden sırım, cumur, kaygana niye öbür ülkelerin mutfağına gitmesin?" diye soruyor.
Fatmacığım üzülmesin; çünkü bizim kıtalara yayılmış yemeklerimizi kadınlarımız ne yapıp ne edip bir bakıyorsunuz ortaya çıkarıveriyorlar. Geçende bir dostum koca bir tepsiyi omuzlamış konukluğa geldi. Açtım baktım bir güzelim börek "Köbete" dedi konuğum. "Aman ne diyorsunuz Köbete mi? Bu Kırım Tatar böreğidir. Nasıl yaptınız?" Meğer öyle kolay bir iş değilmiş. Yufkalar el açması. Açması diyorum ama annem yazmak fiilini kullanırdı. "Bir miktar yufka yazdırdım.." derdi. Köyüne gitti mi yufkasız dönmezdi. Fırınlanmış yufkalar bohça içinde gelir, hiç küflenmeden bütün kış durur; annem bunları yedişer sekizer çıkarıp tepside içleyip hazırladıktan sonra ocak üstünde çevire çevire pişirirdi.
Gelelim köbeteye... İnce ince açılmış yufkaların tam ortasında tavuk etli iç pilav... "Siz bu Kırım aşını nerden biliyorsunuz? diye sordum konuğuma. "Biz aslında Romanyalıyız" demez mi? Gördünüz mü köbete nerelerden gelip buluverdi bizi.
Şimdi okuyucularım diyecekler ki yazının başlığı neden "Sarmaşıklarınız bol olsun?" Öyle ya? Geçen kış sonu Fatma Pekşen bana zarf içinde sarmaşık tohumu göndermişti. Soruyor: "Beyazı pembesi moruyla balkonumuzda açan sarmaşıkları görünce kardeşleri de İstanbul''da açıyor mu diyorum." Hiç merak etme Fatmacığım evelallah elimiz yatkındır, boş dönmeyiz bir şey ekip diktik mi... Bende bir de nadide mavi sarmaşık vardı. Sizinkilerle tanış oldular; gül gibi demeyeyim, sarmaşık gibi biraz fazlaca iç içe geçinip gidiyorlar.

