Kaydet
a- | +A

Kim kimin ruh iklimlerinde neler estiğini bilebilir? O kapıları açabilmek, içerilere bakabilmek mümkün mü? Bakılsa da görebilmek olası iş mi? İnsan kendisini bile bilmedikten sonra. Yoksa ulular,"Kendini bil!" derler miydi? "Sen seni bil!" diye yakamızdan sarsarlar mıydı? Kendini bilmek bile müşkülken başkaları nasıl bilinecek?

Öyleyse insanları dinsiz veya dindar diye değerlendirmek ne derece doğru olur? Hemen hüküm vermek kolaydır; şekle tarza bakıp, bu böyle demek... Oysa inanmaz görünen, inanmadığını söyleyen biri bile kâinatın kendisine ürperti veren, madde ötesi bir anlamı olduğunu bilir, bilmese de sezer. Daha açık söylersek, sezmese de ona sezdirilir bu.

Hiç ürpertisiz bir âdem oğlu olabilir mi? Bunca akıl almaz düzen ve harikuladelikler karşısında tınmadan yaşayan biri var mıdır? Herşeyi fizik kurallarıyla açıklarken ve sadece bunu kabullenip hiç aldırmasız yaşarken birgün birdenbire durup "Peki ama niçin? Bütün bunlar ne için?" sorusunu sormayacak mı, yani ürpertisini itiraf etmeyecek mi?

Güneşin doğuşunun batışının hikmetini ömründe düşünmemiş, gecenin gündüze dönüşümünden alelâdenin üstünde bir anlam çıkaramamış, bir böceğin uçmasındaki sırrı düşünmemiş biri var mıdır?

Ben yoktur diyorum. Çünkü insanoğlu bazı yetilerle dünyaya gelmiştir. Görüyor, görmenin ötesinde seziyor... Araştırıyor, merak ediyor. Şüpheleri var kendisiyle birlikte dünyaya gelen. Şüpheleri sayesinde dünyayı dümdüz, olduğu gibi kabullenemiyor. Peki ama niçin?

En basitinden bir piyasa şarkısında bile vardır o ürperti. "Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim?"

Ama dar düşünmeye, kolay sonuç çıkarmaya alışmışız bir defa. Bu insan budur, böyledir demek işimize geliyor. İşimize gelmiyorsa karalamak... Karalamanın kolaylığını bir defa almışız.

Hindistan ulularından Muhammed Bedevâni''nin evi yakınında bir afyon ve esrar satıcısı dükkân açar. Bedevâni bundan rahatsızlık duyunca talebeleri gidip dükkânın altını üstüne getirirler. Muhammed Bedevâni, durumu öğrenir ve talebelerine;

"Ne yaptınız?" der. "Şimdi üzüntüm iki kat oldu. Ona yaptığı işin kötülüğünü yumuşaklıkla söylemeliydiniz. Bu adamı yaptığı işten men etmek sizin değil, devletin vazifesiydi."

Sonra dükkânın uğradığı zararın ödenmesi için onlara bir miktar para verir. Bu parayı mal sahibine iletmelerini tembih eder. Ayrıca afyoncudan helâllik dilemelerini ister.

Talebeler Bedevâni''nin isteğini yerine getirirler. Bunun üzerine afyoncu bu işten vazgeçer ve Bedevâni''nin öğrencileri arasına katılır.

Görüyorsunuz İslam âlimi Bedevâni bir afyon ve esrar satıcısına dahi sertlikle yaklaşılmasını, adamın dükkânına zarar verilmesini hoş görmüyor. Sertlikten yana değil... Bakın bir davranış biçimi topluma zarar veren adamda işte o ürperti dediğim şeyi uyandırıyor. Ve adam kendisini görüyor aynada. Bütün çarpıklığı ve yanlışlığıyla...