Kaydet
a- | +A

"Angela''nın Külleri" adlı bir roman okuyorum. Pulitzer ödüllü, Frank Mc Court tarafından yazılmış. (Çeviren Neşe Olcaytu, Epsilon Yayıncılık) Anı roman türünde hacimli bir kitap... Aman Allahım, yoksulluğun her satırına sindiği böylesi bir eser okumadım. Evet, belki Dostoyevski''nin sayfalarındaki yoksulluk da iç burkan, adama "zemherir" gibi yapışan bir şeydi ama, burada ufacık bir çocuğun gözlemleriyle anlatılan sefalet daha farklı, daha hayata yakın. Bir de epeyi zaman önce "Çöplük" diye bir roman okumuştum. Yazarına Nobel armağanı kazandıran "Çöplük"te zenci ana çocuklarını doyurmak için çöp tenekelerinden kemik topluyordu.

"Angela''nın Külleri"nde her sayfa bir tükenişi anlatıyor. Romanın çarpıcı bölümlerinden biri ailenin Noelde yiyecekleri yemekle ilgili. Ne hindi ne kaz, bula bula bir domuz kafası buluyorlar, kağıda sarılı o şeyin eve bir iç ezikliği ile taşınması, küçük Frank''ın domuz kafasının pişmesi için gerekli kömürü sokaklardan toplaması gerçekten dokunaklı ve sarsıcı.

Bizde de yok muydu böyle tablolar, hâlâ da yok mu? Halk pazarlarından akşam döküntülerini çürük veya yere düşmüş sebzeleri toplayanlar, çöp varillerini karıştıranlar? Var elbette; belki eskisinden daha çok.

Bu roman bana çocukluğumda tanıdığım yoksul bir aileyi hatırlattı. O genç kadının kocası neredeydi bilemiyorum, herhalde onu ve çocuklarını bırakıp gitmişti. Kadın emzikli ve biraz daha büyücek iki çocuğuyla bir çadırda yaşıyordu... Öyle saf, azıcık delişmen bir kadındı. Sağdan soldan gelen yardımlarla ayakta duruyordu. Bayram yerinin kurulduğu çayırdaydı çadırı.

Bir bayram öncesinde annem ona ayakkabı alsın diye para vermişti. Ayakkabılarını almış, giyinmiş, bir çocuğu kucağında, diğerini elinden tutmuş, bize bayram ziyaretine geldi... Şükran duygusuyla annemin elini ayağını öpecek oldu... Bu olay geçen zamana rağmen bütün ayrıntılarıyla aklımda.

Yine hafızamda yer etmiş bir başka olay daha var. Frank''ın taşıdığı domuz başını andırıyor ama biraz daha farklı. Bizim yokuşun yukarısında böyle bayramlı seyranlı günlerin birinde koyun başı pişirmişler. Nerden geldiyse bir köpek, başı kaptığı gibi kaçmaya başlamış. Baktık yokuştan aşağı ağzında fırınlanmış başla bir köpek koşuyor. Evin adamı da bağıra çağıra, bütün varını yoğunu kaybetmişçesine perişan ardından geliyor. Bu büyük kovalamaca aşağılara, benim göremediğim bir sokağa, belki ana yola kadar sürdü. Sonunda adamın büyük bir zafer sevinciyle kolunun altında koyun başı, döndüğünü gördük. Yokluk olmasa bu amansız takibe kalkışır mıydı?

İlerki zamanlarda sokaklarda baş satan seyyarlardan baş sularını gelip alanlara rastgeldim. Bir emaye kapla gelip alırlar, bu suyla evde çorba pişirirlerdi.

Birileri zilli zurnalı üzerimizde tepindikçe, sosyal adalet gerçekleşmeyip "vur abalıya!" felsefesi uygulandıkça, mutlu azınlığın çılgınlıkları, israf, doyumsuzluk alabildiğine yayıldıkça yokluk acıları bu ülkede dinmeyecektir. Biz televizyonların çoklukla keyif türünden programlarında ne görüyorsak, halkımızı öyle sanıyoruz. Ama hayat, Esmeralda kılıklı mankenlerimizin, şarkıcılarımızın sunduğu gibi pembe beyaz değil!

Sağlıklı, mutlu bir Ramazan bayramı dilerim sevgili okuyucular.