Bir ramazan günü, tebdil kıyafetle sokağa çıkan Sultan II. Mahmud Han, Bayezid Camiine geldi. Yanında sadece sekreteri Said Efendi vardı. Camide bir müddet kalarak namazlarını kıldılar, vaaz dinlediler. Sonra da cami içindeki bir mahfilde elbiselerini değiştirerek Padişah kıyafetini giydi. Camiden çıktıktan sonra bir köşede bekleyen seyisini çağırdı ve atına bindi.
Padişah atına binip hareket edince, bir neferin, elinde bir tepsi, üstünde iki kapaklı sahan ile karşıdan gelmekte olduğunu fark etti. Biraz sonra nefer başını kaldırınca, tam önünde Padişahı gördü. Ne tepsiyi yere bırakabildi ne de padişahı selamlayabildi! Şaşırıp kalmıştı...
"Evlat nedir bu hal?" Durumu gören Mahmud Han, askere takıldı: "Evlat nedir bu hal? İkindi vaktinde, ramazan gününde, sokak ortasında yemek mi yiyeceksin yoksa?"
Vaziyet çok müşküldü. Asker, kekeleyerek: "Devletlim, bunu karakol zabitime iftarlık götürüyordum. Evinden hazırlamışlar, onu alıp gelmemi söyledi" diyebildi. Mahmud Han gülerek: "Yâ öyle mi? Düş önüme bakalım da gidelim" dedi. Asker önde, Padişah arkada ve at üzerinde giderken, zavallı askerin de ayakları dolaşıyordu. Karakolun önüne gelince, oradaki zabit kendi askeri önde, Padişahı arkada görünce ne yapacağını bilemedi!... Şaşkın bir vaziyette çıkıp karşıladı...
Padişah, zabite: "Zabit efendi, neden bu kadar şaşırıyorsun? Sen bizi iftara davet etmedin mi?" diyerek şaka yaptı.
Padişahla aynı sofrada... İftar vakti de iyice yaklaşmıştı. Bir müddet orada oturup, vakit gelince Padişah, Said Efendi, Zabit ve nefer karakolda birlikte akşam namazını kıldılar. Sonra da Mahmud Han: "Haydi sofrayı kurun bakalım" dedi. Herkeste bir şaşkınlık ve sevinç vardı. O yemekle topluca iftarı yaptılar. İnsanları sevindirmeyi seven Padişah, sofradan kalkarken, Said Efendi, Zabite ve nefere ayrı ayrı Padişahın hediyesini ellerine tutuşturuverdi. Bu hediye, herbirine birer yuva kuracak kadar altındı.

