Küçük Ahmet Bey ve Hamdi Bey istasyona vardıkları zaman saat gece yarısını geçiyordu. Komünist İhtilali sonrası bütün Rusya''da olduğu gibi Nikolinski istasyonu da karmakarışıktı. Askerler, kızıllar, köylüler, göçmenler, kaçaklar, hepsi de oradaydılar. Kimin nereli ve kim olduğu belli değildi. Bizimkilerin de kıyafetleri tam manasıyla hırpâni idi. Saçları, sakalları iyice uzamıştı. Güneye doğru hareket edeceği söylenen bir tren, istim üzerinde soluyup duruyordu. Bilet almaları lazımdı. Fakat bunun için ruble ve rapiska gerekliydi. Üstelik gişe önünde çok uzun bir kuyruk vardı...
Soğukta terliyorlardı!.. Küçük Ahmet Bey, bilet kuyruğuna giriverdi. Arkadaşı da yanında yürüyordu. Sabaha kadar kendilerine sıra gelmeyecek gibiydi. Sibirya''nın ilikleri donduran soğuğuna rağmen boncuk boncuk terliyorlardı. Küçük Ahmet Bey o kadar bunalmıştı ki, çaresizlik içinde başını salladı ve: -Lâ ilâhe illallah... deyiverdi. Arkasından bir ses: -Muhammedün resûlullah... diyerek Kelime-i tevhidi tamamladı. Hiç ummadığı bir anda ve bir mekanda böyle bir sözü işiten Küçük Ahmet Bey dönüp arkasına baktı. Bir Tatar kendisine gülümsüyordu:
Nerede olursan ol!.. -Müslüman mısın? diye sordu. Küçük Ahmet Bey ve arkadaşı "evet" mânâsında hareketler yaptılar. Meğer o Tatar, Sovyet ordusunda görevliymiş ve diğer Müslümanlarla irtibat kurabilmek için, Kelime-i tevhidi aralarında "parola" olarak kullanıyorlarmış. Hemen bizimkilere sahip çıktı ve sonra da, dünyanın neresinde olursa olsun, bir Müslümanın din kardeşine yapacağı şeyler yapıldı. Küçük Ahmet Bey ve arkadaşı Hamdi Bey salimen vatanlarına döndüler...

