ll. Mahmud Han, zekî ve ileri görüşlü bir Hakan idi. Toplumda neler olup bittiğini anlamak için zaman zaman tebdil-i kıyafet yaparak halkın arasına karışırdı...
Yine bir gün, böyle tebdil-i kıyafetle yapan Hakanın yolu bir köye düşer. Burada, bulunduğu yerden bir ömür boyu hiç dışarı çıkmamış, şehir nedir bilmeyen fakat tatlı dilli bir ihtiyara rastlar...
"Mahmud Ağa"yı sorar! Bu sevimli dede ile ahbaplığı epeyce ilerlettikten sonra:
- Seni İstanbul''a davet ediyorum, dede. Gelirsen beni "Mahmud Ağa" diyerek ara, adresimi bilmeyen yoktur. Kime sorsan bizim evi gösterir, der.
Gel zaman git zaman adamın İstanbul''a yolu düşer ve "Mahmud Ağa" isimli ahbabını ararken, saray adamları tarafından farkedilerek alınır ve Padişahın huzuruna götürülür... Birlikte yemek yerlerken, gözleri büyük bir şaşkınlıkla ihtişamlı sarayı incelemektedir. Padişaha: -Bu evi sen mi yaptın, yoksa babandan mı kaldı Mahmud Ağa! diye sorar. Padişah: -Babamdan kaldı, der.
"Benimki de soru mu yani!"
Bunun üzerine yaşlı adam: -Benimki de soru mu yani. Tabii ki babandan kalması lâzım. Çünkü, sen kim, bu evi yapmak kim! Der. Padişah bu sözlere hiç kızmaz. Zaten gaye, onu "dünyayı tanımak" için köyünden dışarı çıkartmaktı. Maksat hasıl olmuş ve o ihtiyar ömrünün sonlarına doğru da olsa, sık sık seyahatler yaparak, monotonluktan kurtulup, hayatı tanıyacak gelişmeler yaşamıştır...

