Osmanlıların ve bilhassa yeniçerilerin Bektaşi tarikatıyla irtibatlı olduğu iddia edilir. İşin ucu yeniçerilerin giydiği ak börkün hikâyesine kadar uzanır. Peki, bu iddialar ne kadar doğrudur?
Bektaşilik, XIII. asırda Anadolu’da yaşamış Horasan asıllı mutasavvıf Hacı Bektaş-ı Veli hazretlerine atfedilen bir tarikattır. Efsanevi bir şahsiyet olan Hacı Bektaş’ın silsilesi Ahmed Yesevi’ye veya Şeyh Vefa’ya bağlanır. Zamanla İran tesiriyle Batıni toplulukların sızmasıyla bazı Bektaşi tekkeleri Sünni ananeden uzaklaşmıştır. Hacı Bektaş ve Bektaşilik hakkında yazılıp söylenenler de ekseriya hakikatin dışına çıkmıştır
Osmanlıların ve bilhassa yeniçerilerin Bektaşi tarikatıyla irtibatı iddia edilir. İşin ucu yeniçerilerin giydiği ak börkün hikâyesine kadar uzanır. Bektaşi vilayetnamelerine göre, Sultan Orhan Gazi, Hacı Bektaş’ı ziyaret edip, duasını almış. Muntazam (profesyonel daimî) orduyu teşkil ederken, Hacı Bektaş bu askere dua edip, hırkasının kolunu huzuruna getirilen yeniçeri efradının başı üzerinde uzatmış. Bunun hatırasına yeniçerilerin börkünü arkadan sarkan kol şeklinde bir parça keçe (yatırtma) ilavesi âdet olmuş. Bu askere “yeniçeri” ismini de o vermiş.
XVI. asır tarihçileri Neşrî ve Oruç Bey der ki: “Alaaddin Ali Paşa, biraderi Orhan Gazi’ye askerlerine ak börk giydirmelerini tavsiye etti. Böylece kızıl börk giydiren diğer beylerden ayrılacaktı. O da bunu kabul etti. Bilecik'te ak börk diktirip, adam gönderip (ak börk Bektaşilere has olduğundan) Amasya’da Hacı Bektaş Horasani’den izin alıp evvel kendi giydi, sonra maiyeti giydi.”
XV. asrın sonlarında yazılan bir Bektaşi velayetnamesinde, Otman Baba bir yeniçeriye, kuşandığın kılıç ve başındaki börk kimindir diye sormuş, yeniçeri ona Hünkâr Hacı Bektaş kisvesidir, diye cevap vermiş. Aynı devirde yazılmış bir başka velayetnamede ise Hacı Bektaş başında ak börk ile Osman Gazi’yi ziyaret ettiği yazar. (Selatinname)
Hacı Bektaş ve ak börk hikâyesi Gelibolulu Ali, Evliya Çelebi, Hezarfen Hüseyin Efendi gibi XVII. asır müelliflerince dillendirilmiş, sonra yazılan kitaplara girmiştir. XV. asra ait Hadîdî, Matrakçı Nasuh, Lütfi Paşa, Kemalpaşazade, Tursun Bey ve Müneccimbaşı tarihlerinde, fetihnamelerde, gazavatnamelerde geçmez. Diğer kroniklerde Timurtaş Paşa tarafından kapıkulu askerlerine ak, diğerlerine kızıl börk giydirildi diye yazar, Bektaşilikten bahsetmez.
Ak börk-Al börk
XV. asır tarihçisi Âşıkpaşazade, ak börkün Bektaşilerle alakası olduğu iddiasını reddeder. Bilakis Bektaşilerin, yeniçeriden görüp giydiklerini söyler. Abdal Musa adında bir Bektaşi dervişinin sefere iştirak ettiği zaman giydiğini, sonra Bektaşilerde yayıldığını kaydeder. “Her kimse ki Hacı Bektaş, Osmanlı hanedanından biri ile konuştu derse yalandır” der.
Hacı Bektaş hakkındaki malumat bir-iki asır sonra yazılan vilayetnamelerden ibarettir. Kaynaklarda doğum ve ölüm tarihleri değişik gösterilir. 1242-1337 veya 1209-1271 yılları arasında yaşamıştır. Kâmusü’l-A’lâm VIII. hicri (XIV. miladi) asır başlarında Horasan’dan geldiğini söyler. Vakıfnamelerden anlaşıldığına göre Hacı Bektaş XIII. asrın sonlarına doğru vefat etmiştir. Öyleyse Orhan Gazi’den evvel yaşamıştır.
Raif Yelkenci, Yunus Emre Bektaşi miydi? makalesinde der ki: “Ak börk, Mevlevi külahıdır. Hacı Bektaş hikâyesi Mevlevilik hatıralarını silip, Bektaşiliği Osmanlı Devleti içine sokmak için Şia-yı Batıniyye tarafından kasten uydurulmuştur. Neşrî tarihi vukuatı hicri 889 (miladi 1485) tarihine kadardır. Bu tarihte ilave edilerek Yavuz Sultan Selim devrine kadar yürütülmüş, tabedilirken manzum Ahmedî tarihinden alınarak süslenmiş ve Sultan Orhan devri faslına Hacı Bektaş hikâyesi sokulmuştur. Mevlevi Yunus Emre bile Bektaşi olarak tanıtılmıştır.”
Nitekim ak börkü Hazreti Mevlâna’ya hürmetinden sembolize ettiği için ilk Şehzade Gazi Süleyman Paşa’nın giydiği kaynaklarda geçer.
İsmail Hami Danişmend der ki: “Yeniçeri ocağının kuruluşunda en kuvvetli rivayete nazaran ulemadan Karamanlı Kara Rüstem’in teklifi üzerine Kazasker Çandarlı Kara Halil’in verdiği fetva esas olmuştur; bununla beraber ilk fikrin Kara Timurtaş Paşa’ya, Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa’ya, Hacı Bektaş sülâlesinden Timurtaş Dede’ye, Mevlâna Celâleddin Rumi sülâlesinden Emir Şah’a veyahut vezir Bektaş Paşa’ya ait olduğu hakkında da muhtelif rivayetler vardır. Ocağın Hacı Bektaş tarafından ‘takdis’ edilmiş olduğu hakkındaki ananenin o sülâleden Timurtaş Dede ile Bektaş Paşa’nın isimlerinden galat olmak ihtimali pek zayıf değildir.” (Kronoloji)
Müdafaa kalkanı
Osman veya Orhan Gazi’nin Hacı Bektaş ile görüşmesi doğru olsa bile, bu, ocakla Bektaşilik arasındaki irtibata delalet etmez. Osmanlı kaynaklarında adından hep hürmetle bahsedilen Hacı Bektaş, kendi hâlinde yaşayan, kimsenin fazla tanımadığı, cezbe hâli galip bir derviş idi. Üç asır sonra Balım Sultan’dan itibaren sistemli bir tarikat hâlini aldı.
Zamanla bazı Batınî meşrepliler, Hazret-i Ali gölgesine sığınarak kendilerini Bektaşiliğe mensup gösterdiler. Osmanlı-Safevi mücadelesi başlayınca, İran taraftarı görünmemek için kuruluşundan beri Osmanlı sultanlarının yanında olduğu imajını vermeye çalıştılar ve ocakla irtibat iddiasını ortaya attılar. Böylece bir müdafaa kalkanı altına girmeye çalıştılar.
Bu, hükûmetin de işine geldi. Memleketteki heterodoks (gayrisünni) grupların istismara uğrayıp Safevi tarafına kaymasını engellemek adına Bektaşilerin yeniçerilerle irtibatlandırılmasına göz yumdu. Askerleri, tasavvuf ve veliler vasıtasıyla kontrol altında tutmayı düşündü. (Hükûmetlerin Alevi cemiyetlerini veya Nevruz’u sahiplenmesi gibi.)
Ortaklık
XVI. asır sonlarından itibaren yeniçerilerin sayısının artması ve ordu esnafının çoğalması üzerine bazı Bektaşiler kendilerini ocaktan gösterdiler. Artık ocağa bağlı görünen tekkeler kurup veya başka tarikatlara ait tekkelere silah zoruyla el koyup, hükûmetten mali destek çekmektedirler. Yani yeniçeriler Bektaşilere değil, Bektaşiler yeniçerilere dayanır olmuştur. 1620’den itibaren yeniçerilerle Bektaşilik arasındaki irtibat resmen açıkça ifade edilmeye başlanmıştır.
Reha Çamuroğlu, yeniçerilerin kendi devşirme köklerini unutmadıklarını, kökenleri olan Hristiyanlığa, inançlarının yapısı gereği sevgi ve kardeşlikle yaklaşan Bektaşiliği tercih ettiklerini iddia eder. Hele uzun süren seferlerde namaz kılma ve oruç tutma gibi günlük Sünni pratiklerin uzağında kalma isteğinin de bu tercihte rol oynadığını iddia eder. (Yeniçerilerin Bektaşiliği, 13)
Hâlbuki, yeniçerilerin devşirme kökenlerini unutmadıkları, istatistikî veri olmadan iddia edilemez. Aralarında Sokullu gibi (o da silahtar olduktan sonra) tek tük aileleriyle temasa geçenler olmuştur. Fakat makul olan, yeniçerilerin statülerini sarsmamak adına, kökenlerini unutmaları ve asla aileleriyle temasa geçmemeleridir. Kaldı ki klasik devir Osmanlı sivil ve askerî bürokrasisinde namaz kılmak ve oruç tutmak gibi zahirî ritüellere çok ehemmiyet verildiği herkesçe bilinen bir realitedir.
Yeniçerilerin ne kadar Bektaşi olduğu da söz götürür. İlk zamanlara ait mahdut eserlerde buna dair hiçbir ize rastlanmaz. Sonraki Bektaşilerin Sünni olanları da vardır, olmayanları da. Hâlbuki yeniçeri ocağı her zaman Sünni itikadı üzeredir.
Alaylarda yeniçeri ağası önünde taşınan ve ordugâhta çadırı önüne dikilen ocak sancağının adı, İmam-ı Azam sancağıdır. Kışlalarda camiler, imamlar ve vaizler vardır. Namazlar cemaatle kılınmaktadır. Ocakta en yaygın tarikat hep Mevlevilik olmuştur.
XVII. asırda ise ocağın tabanı genişledikçe, disiplin zayıflamış, dinî ve ahlâkî dejenerasyon yayılmıştır. Hükûmet buna müdahale etmeye çalışmışsa da eli silahlı ve organize olduklarından, önünü alamamıştır.
İntikam!
Yeniçeri Ocağı’nın 17 Haziran 1826’da ilgasından bir ay sonra Bektaşilik yasaklandı, tekkeleri kapatılarak şer’î vakıf hukuku gereğince, silsilesi en yakın tarikat olarak bilinen Nakşibendilere verildi. Tekkelerdeki dede ve dervişler itikatlarını düzeltmeleri için Hâdim, Birgi gibi ilim merkezlerine sürgün edildi.
Yeniçeri ocağının kaldırılmasına dair Üss-i Zafer gibi kaynaklar, Bektaşiliğin yasaklanmasına meşruiyet temin etmek gayesiyle ocakla arasındaki irtibatı dile getirmişlerdir. Son zamanlarda ocaktaki meslekî deformasyon, dinî ve ahlâkî dejenerasyona, bu da Bektaşiliğe bağlanmıştır.
Şair bunu şöyle terennüm eder:
Kızılelma kapusunu fethederken nacağı,
Ne revâdır bozula Hazreti Bektaş ocağı?
Hoşgörü?
Rumeli’deki Arnavut Bektaşiler arasında ocağa dahil olmuş çok kimse vardı. Patrona İsyanı ile de müşahede edilebilecek bu hâl, ocağın son zamanlardaki imajını sarsmıştır. Bu tarihlerde İstanbul nüfusunun onda biri Arnavut idi.
XX. asır başına kadar devam eden Rumeli isyanlarının çoğunun arkasında Bektaşiler vardı. Jön Türklerin haylisi Bektaşi idi. Bu devirde bazı Bektaşiler, vaktiyle yeniçeriliğe sızdıkları gibi, Mason kulüplerinin himayesine girmiştir. Sünni akideyi ve ananeyi muhafaza eden Bektaşi tekkeleri de yok değildir. Erzincan Bektaşi tekkesi böyleydi.
Yeniçeri Bektaşi irtibatını bugün en çok dillendirenler Alevi-Bektaşilerdir. Bunlara göre “hoşgörü”yü temsil eden yeniçeriler ve Bektaşiler, “taassup” sembolü Osmanlı’ya kafa tutmuşlar; devşirme olmaları hasebiyle yeniçeriler, heterodoks Müslümanlığı temsil eden Bektaşiliği sahiplenmiştir. Hatta bunlara göre Hacı Bektaş, Padişah’a idareci kadronun Türklerden teşekkülünü ve resmî lisanın Türkçe olmasını telkin etmiş. Böylece Türklük şuurunun yaşatılmasında rolü olmuştur. (Abdülkadir Sezgin, Alevilik-Bektaşilik)
Kendisi de Bektaşi olan Sadrazam Mahmud Nedim Paşa zamanında Bektaşilik serbest kalmış, İttihatçılar zamanında eski günlerine dönerek Osmanlılardan ve Nakşibendilerden intikam almıştır. Bir Bektaşi, Talat Paşa, sadrazam bile olmuştur.
Bu mevzuda şu makale tavsiyeye şayandır: Dr. Abdülkasım Gül: “Bir Efsanenin Gücü: Yeniçeri-Bektaşîlik Münasebetinin Tarihî Gelişiminin İncelenmesi”, Tarih Dergisi, 77 (2022/2): 107-163.

