Harfleri mi unuttum; yoksa kalemimin üzerinde anlatılmaz bir ağırlık mı var? Bilemiyorum!
Hani bazen rüyalarımızda yaşadığımız hal gibi! Hani kaçmak istediğimiz halde kaçamamak, konuşmak istediğimiz halde konuşamamak, vurmak istediğimiz halde vuramamak gibi ağır, acı sancılı, sıkıntılı bir hâl:
Yazmak istediğim halde yazamıyorum.
Halsizim, elsizim, dilsizim, çaresizim. Çünkü ağabeyim beni yetim bıraktı.
Ayrı şehirlerde, ayrı ana-babalardan doğmuştuk. Ama o benim öz ağabeyim gibiydi. Önce ona uzun mektuplar yazmıştım. Mektuplarımı Türk Edebiyatı Vakfında arkadaşlarına okumuş, zaman zaman onlar üzerine sohbet kapıları aralamıştı ve bana yazdığı cevaplardan birinde demişti ki: "Beni en iyi anlayanlardan biri de sensin Yavuz Bülent!"
Aslında hep elimden tutan, hep bana yer gösteren, yol gösteren ve beni, benim neslimi en iyi anlayanlardan biri de oydu.. Şimdi sahipsiz, şimdi isimsiz kalmış gibiyim.
O. Henri''nin meşhur "Son Yaprak" hikayesini bilenler, beni daha iyi anlayacaklardır. O, bizim soy-sop, ilim-irfan ağacımızın güzel yapraklarından biriydi. Diğer yaprakları, ecel rüzgârı birer-ikişer düşürüp savurmuştu. Bir dal üzerinde tek başına kalıvermişti. Gözüm onun dalına, onun yaprağına takılmıştı. Kalb ameliyatından beri, gözüm hep üzerindeydi. "Kopmasın!" diye dua ediyordum. Ah ne yazık; dualarım kabul olmadı ve benim "son yapraklarımdan" biri daha koptu.
Biliyorum ki "ölüm yok olup gitmek, bitmek değildir."
Biliyorum ki ölüm, yeni bir dünyaya doğmaktır.
Biliyorum ki ölüm ilahi bir davete uymaktır.
Biliyorum ki ölümden dönüş yoktur.
Hiç kimse bana teselli sözleri söylemesin. Ben ağabeyimi kaybettim. Lügatlarımızda ana-baba-ağabeğ vefatını unutturacak birkaç kelimemiz keşke olsaydı.
Biliyorum ki; "Onun hiçbir dostu yoktu; vatanımızın ve milletimizin dostları hariç"
Biliyorum ki onun "hiçbir düşmanı da yoktu. Vatanımıza ve milletimize düşman olanlar hariç."
Biliyorum ki bugün, Fatih Camiinde, onun cenaze namazını kıldıran hoca cemaate soracaktır:
"- Onu nasıl bilirdiniz?" diyecektir.
Onu yakından uzaktan tanıyanlar riyasız cevap vereceklerdir:
"- İyi biliriz!" "Çok iyi biliriz!"
İmam, tekrar, üç defa seslenecektir:
"- Hakkınızı helal ediniz! Hakkınızı helâl ediniz! Hakkınızı helâl ediniz!"
Benim cevabımı herkesin duymasını çok isterdim:
- O, kimsenin hakkını yemedi! Ama yüzbinlerce kişi üzerinde onun unutulmaz hakları var! O bize hakkını helâl etsin! O bize hakkını helâl etsin!
Bugün onu ebedi âleme uğurlayacağız. Teselli bulduğum tek nokta şu:
Benim Ahmet Kabaklı ağabeyimin sevap defteri ebediyyen kapanmayacak! Sevgili Peygamberimiz bize müjdelemedi mi; "Hayırlı evlât bırakan Müslümanların, yol, köprü, çeşme, câmi, okul yaptırarak insanlara faydalı olan hayırseverlerin ve ilmî-ebedî eserlerle bize doğruyu, güzeli, faydalıyı gösteren kimselerin sevap defterleri ebediyyen kapanmayacaktır!.. demedi mi?
Ahmet Kabaklı Ağabeyim, yine Elazığ''ın çok değerli evlâtları olan Fethi Gemuhluoğlu, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Fikret Memişoğlu... gibi tam bir Türkmen beyi olarak yaşadı: Doğru dil, doğru din, doğru tarih şuuruyla yaşadı ve yazdı.
Yıllardan beri Doğu ve Güneydoğu Anadolumuzda birtakım hain güçlerin tutuşturdukları yangın, o bölgelerde Ahmet Kabaklı çapında hocalarımızın ve idarecilerimizin bulunmamasından büyüdü. Onun, Diyarbakır lisesindeki edebiyat öğretmenliği bile, başlıbaşına bir ibret destanıdır. Anlatılmaz kayıplarla, felaketlerle karşı karşıya kaldığımız şu PKK ihaneti karşısında aydınlarımız ve idarecilerimiz oturup düşünmelidirler:
Ahmet Kabaklı gibi hocaların Diyarbakır''da vazife gördüğü yıllarda, o bölgede neden huzur ve güven vardır? Sonra ne olmuştur da Doğu ve Güneydoğu Anadolumuz bir hiç yüzünden kan ve gözyaşı deryasında kavrulmaya başlamıştır?
"Her nefis elbette ölümü tadacaktır!" Ölüm elbette mukadderdir. Ama hiç olmazsa bu büyük kayıplarımızın ardından oturup düşünebilsek ve "o güzel atlara binip gidenler" ne söylemişlerdi, ne yapmışlardı, ne yapmak istemişlerdi? diye kıssalardan hisseler çıkarmaya çalışsak.
Rahmet olsun Ahmet Kabaklı ağabeyimize. Bin rahmet olsun.

