Kaydet
a- | +A

On günden beri Avusturya''dayım. Geçen gelişimde Avusturya''yı yeteri kadar gezememiştim. Bu defa Viyana''dan Bregenz''e kadar gidip-geldim. Salzburg ve Mittersil şehirlerini gördüm 1.400 km.lik bir yol katettim. Şimdi bu satırları, Avusturya tabiatına hayran kalan bir yürekle yazıyorum. Avusturya, Avrupa''nın ağacı en çok, yeşili en bereketli bir ülkesi. Avusturya şehirleri, köyleri, kasabaları, ormanlar içerisinde veya bitişiğinde, güzel ve mağrur duruyorlar. İnsanlar ve hayvanlar, bitmez tükenmez yeşilliklerle koyun koyuna yaşıyorlar.

Türkiye''de, kilometrelerce uzayan ormanlara ve yeşil alanlara sahip bir şehrimiz bile yok. Bizde ormanlar, nedense şehirlerimizin çok uzağında. Avusturya''da ise, şehirler, ormanların ortasına kurulmuş. Ve toprak her tarafta, ama her tarafta yemyeşil bir örtü altına alınmış. Avusturya''nın en doğusundan en batısına giderken, köylerden, kasabalardan, şehirlerden geçerken bir karışlık olsun bir toprak parçası görmedim. Geniş otobanlar, ya çok sık ağaçlı ormanların içinden geçiyor veya yemyeşil tarlalar, meralar, alanlar, dağlar arasından! Her taraf yeşil kere yeşil. Kayalıklar üstünde ve o kayaların çatlakları, yarıkları arasında bile, sülün gibi çam ağaçları... Şaşırmamak, hayran kalmamak mümkün değil. Taşlar, kayalar bile, soğuk yüzlerini, ağaçların ve çimenlerin altına gizlemişler. Avusturya''da, üzerinde rahatça oturacağınız bir kaya parçası bulamazsınız, desem biliyorum ki bana inanmayacaksınız.

Mittersil, şiir gibi, resim gibi bir cennet köşesi. Şehrin her iki tarafında yükselen dağlar, en uç noktalarına kadar yeşil bir atlasla kaplı. Dağların yamaçlarına serpilen köy evleri çiçek bahçeleri arasında! Sonra öbek öbek yükselen ağaçlar, ağaçlar, ağaçlar. Dünyanın bütün ressamlarını bir araya getirseniz onlara Mittersil gibi bir yerleşim merkezi çizdiremezsiniz! Ben, şehrin her iki yanında yükselen yemyeşil dağlara, o dağların yamaçlarına serpiştirilmiş minyatür gibi köylere, köyler arasında o binbir bereketle yükselen top top ağaçlara ve bitmez tükenmez mer''alarda yayılan hayvanlara baktıkça hayıflanıp durdum. Ve kendi kendime:

Ah keşke dedim mümkün olsaydı da Türkiye''den 64 milyon soydaşımı getirip onlara bu Mittersil bölgesini gösterebilseydim. İşte deseydim Müslüman-Türkün yurdu da böyle olmalıdır. Mittersil''i gezerken, yanımda bizim eski müftülerimizden değerli dostum Dr. Selahattin Fettahoğlu da vardı. İçimden geçenleri okumuş gibi söze başladı:

"Bu Avusturyalılar, bir Kelime-i şehadet getirseler, tam İslamın istediği güzellikler üzerinde toplanmış olacaklar, dedi. Onlar da bizim gibi: "La ilahe illallah!" diyorlar. Allahın varlığını ve birliğini kabul ediyorlar. Noksanlıkları: "Muhammeden Resulullah!" dememiş olmalarıdır. İslamın emrettiği şekilde çalıştıkları, tertemiz oldukları, yalandan, riyadan, cehaletten, taassuptan, kıskançlıktan...sıyrıldıkları ayan-beyan işte ortada!" diye ekledi.

Viyana''yı, Strazburg''u, Mittersil''i, Bregenz''i... gezip-tozarken ilk defa çok zengin olmadığıma da üzülüp durdum. Ve yine kendi kendime:

Çok zengin olsaydım, başta; Ankara, İstanbul, İzmir, Konya, Sivas Erzurum, Kars, Diyarbakır, Ş.Urfa, Mardin, Bitlis, Siirt, Adıyaman gibi şehirlerimizin belediye başkanlarını alır, Avusturya''ya getirirdim, onlara bu güzellikleri bir bir gösterirdim. İşte derdim sizin çalıştığınız beldeler de belediyeler de, böyle olmalı! Sadece Avusturya''yı mı, onlara Almanya''yı, Belçika''yı, Hollanda''yı, Fransa''yı, İsviçre''yi, İngiltere''yi de gösterirdim. Çünkü görmek çok mühim. Görmeden olmaz ki!

Şimdi bu satırlarımı okurken, bıyık altından gülebilirsiniz. Beni saflıkla suçlayabilirsiniz. Hatta:

-"Bizde Avrupa görmeyen belediye başkanı mı var? Avrupa şehirleri her gün televizyonlarımızda, evlerimizin içinde değil mi?" diyebilirsiniz. Kanaatim değişmez! Ben, bizim belediye başkanlarımızın ve diğer idarecilerimizin -işlerinin çokluğu yüzünden- başlarını kaldırıp Avrupa şehirlerine bakabildiklerini sanmıyorum. Avrupa''ya gidenler de, oralarda resmi görüşmelerden, komisyon çalışmalarından, ilmi ve fikri araştırmalardan başlarını kaldırıp şöyle bir etraflarına bakamamışlardır. Bakamadıkları için, bazı güzellikleri görüp, kendi beldelerine götürememişlerdir. Sadece iki örnek vermeme müsaade eder misiniz:

Ankara-Konya arasındaki o uçsuz-bucaksız bozkıra, gökyüzünden bakarsanız, sanırsınız ki, aşağılarda, milyonlarca timsah ölüsü yan yana getirilip bırakılmıştır. Boz, çıplak ve çirkin bir toprak yüreğinizi yakar. Efkarlanırsınız! Cumhuriyetimiz 75 yaşındadır. Konya''da vazifeli ordu komutanlarımız ve idarecilerimiz, Konya Bozkırı''na her yıl 500.000 ağaç dikmiş olsalardı, bugün o bölgemiz, 40 milyon ağaçla, adeta bir cennet köşesine benzeyecekti. Yahudinin İsrail çölünü ağaçlandırma gayreti yanında, büyük gafletimiz, sizin de yüreğinizi yakmıyor mu?

**Iğdır''a giderken Digor ilçesine gelmeden, yolun sağında büyük bir köyümüz var, ismi Dağpınar Köyü. O köyde 5-6 yüz insan yaşıyor. Dağpınar Köyü''nde ilaç için olsun bir tek ağaç yok. Köye 5-10 km. uzaklıktaki Digor ilçemiz ise inadına bağlık, bahçelik bir yer. Dehşet duymamak mümkün değil! Ziraat fakültelerimiz, bu köyü ciddi bir incelemeye almalı. Bu köy halkı hangi dinden, hangi millettendir? Ağaca karşı bu kayıtsızlığı nedendir? Bu köyün öğretmeni, muhtarı, öğrencisi, halkı, imamı neden bir tek fidan dikmemiştir? Devletimiz, bütün ağaçsız köylerimizin filmini çekip Dünyaya ilan etmeli. Ağacı görmeyen, bilmeyen, sevmeyen insanları, köyleri, kasabaları, şehirleri incelemek isteyen insanları Türkiye''ye çağırmalı. Ağacı sevmeyen, korumayan, çoğaltmayan insanların cehaletini, gafletini, rezaletini, felaketini Dünyanın hiçbir kantarı tartamaz. Bu faciayı hiçbir kalem yazamaz.