Yıl: 1986. Mehmet Âkif Ersoy''un vefatının ellinci yılı. Kültür Bakanlığı, millî şairimizi yurt içinde ve yurt dışında anma programları hazırlayacak. Bakanlıkta, bir komisyon teşekkül etti. M. Âkif''le ilgili büyük faaliyeti bu komisyon belirleyecek. Zamanın Kültür Bakanı''na, Mehmet Âkif yılında neler yapılacağı bir liste halinde sunuldu. Sonra bir basın toplantısı düzenlendi. Belirlenen günde Kültür Bakanımız, basın mensupları ve Bakanlık ileri gelenleri önünde ilk cümlesini söyledi: "Bildiğiniz gibi, Mehmet Âkif, yurt dışında öldü! Biz, Onun vefatının 50. yıl dönümünde, Bakanlık olarak mezarını Türkiye''ye getireceğiz!" Bakan, müthiş bir çam devirmişti. Donup kalmıştık. Bakana verilen faaliyet raporunda, yapılacaklar madde madde sıralanmıştı. Gerçi: "Mehmet Âkif''in mezarı" başlıklı bir bölüm vardı ama, o bölümde, Âkif''in yurt dışında öldüğüne, mezarının Türkiye''ye getirileceğine dair bir açıklama yoktu. Bakanlık, Mehmet Âkif Ersoy''un Edirnekapı Şehitliğindeki mezarını yeniden elden geçirtecek, eskiyen, çatlayan taşlarını değiştirecekti. Anlaşılan Kültür Bakanı, işlerinin çokluğu yüzünden başlığın altını okuyamamış, Âkif''in yurt dışında vefat ettiğini sanmıştı. Aynı basın toplantısında Sayın Bakan, Mehmet Âkif''in o meşhur SAFAHAT isimli eserinden hep SEFAHAT diye bahsetmişti. Belki on defa Sefahat diye söze başlamıştı. Safahat: Safhalar demekti. Sefahat ise: Kazandığı parayı har vurup harman savurmak, sefih bir hayat yaşamak karşılığında bir kelimeydi. Ortada hazin bir gerçek vardı: Zamanın Kültür Bakanı, Mehmet Âkif Ersoy''u kat''iyyen bilmiyordu, okumamıştı. Ben 1986-1987 yıllarında Türkiye''de ve işçilerimizin bulunduğu Avrupa ülkelerinde, Âkif''i anlatmak için altmıştan fazla il ve ilçede kürsüye çıktım. Gittiğim yerlerde hayretle ve dehşetle gördüm ki, bizim "aydın" diye bildiğimiz kimseler, Mehmet Âkif''i yeteri kadar bilmiyorlar. Onun, şapka giymemek için "hür Türkiye''den, esir fakat Müslüman Mısır''a" gittiğini sanıyorlar. Milyon kere, milyar kere yanlış bir kanaat. Beri yanda, halkımız da okumadığı, araştırmadığı için Mehmet Âkif''ten haberdar değil. Yalnız şu var: Âkif''i olduğu gibi anlattığım zaman, aydın diye bildiğim bazı kimseler adeta donup kalıyorlar. Duyduklarına inanmakta zorlanıyorlar. Halk ise, Mehmet Âkif''i dinledikten sonra O''nu çok seviyor ve zaman zaman gözyaşlarını tutamıyor. Kim söylemişse doğru söylemiş: "Milletler kahramanlarıyla yaşarlar. Kahramanların ise yaşları yoktur!" Yani onlar, kat''iyyen ihtiyarlamazlar. Mehmet Âkif, milletimizin yetiştirdiği büyük kahramanlardan biri. Onun 63 yıllık ömrü, tam bir destan güzelliği içinde geçti. Tam bir abide şahsiyet olarak yaşadı. Âkif, büyük bir vatanseverdi. Milli Mücadele başladığı zaman o kutsal savaşa kendiliğinden katılmış, câmi câmi dolaşarak halkı Milli Mücadele''ye davet etmişti. Zaferden sonra ,Türkiye''nin nasıl kalkınacağını, çağdaş medeniyet seviyesine nasıl yükseleceğini, en doğru görenlerin ve gösterenlerin başında o da vardır. Mehmet Âkif''e göre en büyük düşmanımız: Taassuptur! Cehalettir! Yobazlıktır! Cahil insanların hayvandan farkı yoktur. O:
"Tükürün cephe-i lâkaydına şarkın tükürün Kuşkulansın görelim gayreti halkın tükürün
diyecek kadar şarkın tembelliği karşısında öfkelidir. Zaman ilim zamanıdır, şark mutlaka bu gafletten sıyrılmalıdır:
"Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık Silkin de muhitindeki zulmetleri yak, yık Bir baksana: Gökler uyanık, yer uyanıktır Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır."
Gaflet ve cehalet uykusundan bir türlü uyanamayanlar, Âkif''e sağlığında da çok saldırdılar. Âkif''i; "gerici! softa! yobaz" bir kimse gibi gördüler ve gösterdiler. Bunlar, esasında Âkif''in iki büyük özelliğinden rahatsızlık duyanlardı: Âkif, vatan topraklarını aşk derecesinde seviyordu ve Âkif, çok samimi duygularla Müslümandı. Birtakım kimselerin O''na saldırmalarının sebebi bunlardı. Mehmet Âkif, Safahat''ın 6. kitabı olan ASIM''ı 1919 yılında yazdı. Orada, Asım''ın şahsında bütün Türk gençliğine ısrarla şu tavsiyede bulundu. Kim şu mısraların sahibine gerici diyebilir:
"Gezmeyin ortada oğlum, sokulun bir sapaya Varsa imkânı yarın, avdet edin Avrupa''ya. Bu cihetten, hani hiç yılmasın oğlum gözünüz Sade Garbın yalınız ilmine dönsün yüzünüz O çocuklarla beraber gece gündüz didinin Giden üçyüz senelik ilmi sık elden edinin Fen diyârında sızan nâ mütenahi pınarı
Hem için, hem getirin yurda o nâfi suları Aynı membaları ihya için artık burada Kafanız işlesin oğlum, kanal olsun arada. Yarının ilmi nedir halbuki? Gayet müdhiş Maddenin kudreti zerriyesi uğraştığı iş. O yaman kudrete hâkim olabilsem diyerek Sarf edip durmada birçok kafa binlerce emek Onu bir buldu mu, artık bu zemin, başka zemin Çünkü bir damla kömürden edecekler te''min Öyle milyonla değil, nâ-mütenâhî kudret. İbret al kendi sözünden, aman oğlum gayret"

