Kaydet
a- | +A

Galiba 1976 yılıydı. Bir akşam üstü, Ankara''da, Yenişehir''de Ahmet Muhib Dranas''la karşılaştık. Ayaküstü 5-10 dakikalık bir sohbetimiz oldu. Dranas, Cumhuriyet devrimizin önemli şairlerinden biriydi. Hisar dergisindeki Yugoslavya intibalarımı okuyor, mültefit cümlelerle beni teşvik ediyordu. O Yenişehir akşamında Dranas''ı biraz buruk gördüm. "-Gel! dedi sana bugün okuduğum bir acı tesbiti söyleyeyim. Bu tesbiti yapan bir Batılı diplomat. Adam bizim için diyor ki: "Bir Türk, İsviçre Medenî Hukuku''na göre doğar, büyür, nişanlanır, evlenir, boşanır, miras sahibi olur, miras bırakır. Bu Türk, ticarete atıldığı zaman, Fransız kanunlarından istifade eder. Bir suç işlediğinde, İtalyan ceza kanunlarına göre mahkûm olur. Öldüğü zaman da İslâm hukukuna göre defnedilir." Şair Ahmet Muhib Dranas yüzüme bakarak sordu: "Bu tesbit seni de rahatsız etmiyor mu? Ben istiyorum ki bizim kendimize has bir medeni kanunumuz, bir ticaret hukukumuz, bir ceza kanunumuz olsun! Kanunlar, milletlerin örf ve adetlerine coğrafyalarına, hatta iklimlerine göre yapılmaz mı? Bizim hukuk sistemimizi yeniden kurmak biraz zaman alacak. Şimdi benim efkârlandığım bir başka nokta daha var. Batılı diplomat diyor ki: "Türkler öldükleri zaman, İslâm hukukuna göre defnedilirler!" Ah keşke öyle olsaydı! Artık cenazelerimizi bile Batı usullerine göre kaldırıyoruz! Şimdi söyler misin bana: Bir Türk''ün cenazesi, neden Şopen''in ölüm marşıyla kaldırılıyor? Bizim geleneklerimizde ölü başında saygı duruşu var mıdır? Biz kabir başında nutuk söyler miydik? Bizim kadınlarımız, meyyid mezara indirilirken, imamın bile önünde bulunurlar mıydı? Batı, bizim cenaze merasimlerimizi bile pençelemeye başladı. Şairin derin hassasiyeti karşısında, birkaç beylik cümleden başka birşey söyleyemedim. Aradan uzun yıllar geçti. 1980 yılına geldik. Ben Kültür Bakanlığı''nda müsteşar yardımcısıydım. Bir sabah, özel kalemden, evime telefon açıldı:

-"Şair Ahmet Muhib Dranas vefat etti! Cenazesi şu anda Büyük Tiyatro salonunda. Merasim biraz sonra başlayacak. Sizin de bulunmanızı istiyorlar!" Evden bir rüzgâr gibi çıktım. Kulaklarımda, yıllarca önce, bir Yenişehir akşamında bana anlattıkları uğulduyordu. Büyük tiyatro salonuna girdiğimde, merasim henüz başlamıştı. Bir masa üstünde, bayrağa sarılmış tabutu duruyordu. O masa arkasında, ilk konuşmayı, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Cüneyt Gökçer yaptı. Söze: "Ahmet Muhib bey çok yakın dostumdu" diye başladı. Sonra "Şimdi hepimiz onun huzurunda üç dakikalık saygı duruşunda bulunacağız ve tabutunun önünden geçerek onu selamlayacağız" dedi. Merasime katılan tiyatro sanatkârları, Genel Müdürün emrine uyarak hareket ettiler. Yapılanları bir köşeden hüzünle seyrediyordum. İnanıyordum ki sevgili şairimizin ruhu, bu davranışlardan rahatsızdır. Ona fatiha okumak lazımdır. Bakanlık hademeleri arkamdaydılar. Benim öne çıkmamı bekliyorlardı. Sonunda sıra bize geldi. Hademelerle tabutun önüne geldik. Ve sanki önceden sözleşmişiz gibi hepimiz ellerimizi kaldırarak Ahmet Muhib Dranas''ın ruhuna fatihalar okuduk. Cenaze, daha sonra Hacı Bayram Camii''ne, oradan da Sinop''a götürüldü. Dranas''ın sözlerini de, Devlet Tiyatroları''ndaki cenaze merasimini de hiç unutmadım. Son yıllarda, bazı cenazeleri alkışlarla kaldıranlar var. Fatiha ve tekbir, yerini alkışa bıraktı. Üzülmüyor muyum? Elbette üzülüyorum. Milletlerin gelenekleriyle-görenekleriyle yaşadıklarını bildiğim için üzülüyorum. Atatürk: "Türkiye Cumhuriyeti''nin temeli kültürdür!" demişti. Peki bizim kültürümüzde cenazeye alkış var mı? Marksistlerimiz, ateistlerimiz, cenazelerini kızıl bayraklarla marşlarla kaldırıyorlar. Alınlarına kırmızı bir şerit doluyorlar. Sonra sol yumruklarını havaya kaldırıp put gibi duruyorlar. Durdukları kadar dursunlar. Yalnız unutmasınlar ki Rusya''da ölüler, bizdeki gibi yıkanıp kefenlenmiyor. Ölülerine elbiselerini giyindiriyor mezara öyle indiriyorlar, Nazım Hikmet''i de öyle gömdüler. Geçenlerde, kendi meclislerinde öldürülen Ermeni siyasileri de, elbiseleriyle defnettiler. Bizimkiler de aynı usullerle cenaze kaldırabilirler. Ben -kim ne derse desin- yerle gök arasını dolduracak kadar laik düşünceli biriyim. Laikliği din ve vicdan hürriyeti şeklinde anlıyorum. Peygamber devrinde ve Osmanlı asırlarında putperestler, Hıristiyanlar, Yahudiler, şeytana tapanlar... cenazelerini kendi geleneklerine göre kaldırmıyorlar mıydı? Ve onlara kimse birşey diyor muydu? Şunu söylemek istiyorum: Vefat eden kişi eğer Müslümansa, İslâm esaslarına göre kaldırılmalı! Değilse, cenazesinin alkışlarla götürülmesini vasiyet etmişse, ona inananlar ölülerini alkışlarla omuzlamalılar. Bize ne? "Onların dini onlara, bizim dinimiz bize! Biz onların taptıklarına tapmayız! Asla tapacak değiliz! Onlar da bizim kulluk ettiğimize kulluk etmezler. O halde onların dini onlara, bizim dinimiz de bize" Bundan daha medenî, daha laik bir görüş olabilir mi? Geçenlerde bir trafik kazasında vefat eden Gaziantep milletvekili Bedri İncetahtacı''nın ailesi, ona, meclis önünde resmî merasim yapılmasını istemedi. Cenazelerini, bizim geleneklerimize göre kaldırdılar. Bundan daha tabii ne olabilir. Ama hayır! Bazı gazetelerimiz işe yine farklı bir laiklik anlayışı bulaştırdılar. "Bu tavır laikliğe aykırıdır" demek istediler. Yanlış! Yanlış! Yanlış! Böyle değerlendirmeler mağara devri insanlarına bile yakışmaz. Anatole France: "Medeniyet hoşgörüdür" diyor. Hoşgörülü olmayanlar, insan bile sayılamazlar.