Kaydet
a- | +A

1925-1926 yıllarıydı. Başkomiser Ali Osman Bey, masasının üzerinde, küçük bir kaplumbağa gibi duran çıngırağın tepesine, avucunun içiyle üç defa vurdu. Karakol binasını, kalın bir zil sesi dolaştı. Biraz sonra huzuruna, zayıf, uzun boylu, badem bıyıklı genç bir polis memuru dikildi:

-"Buyurun başkomiserim!"

-"Az önce, Bakırköy Akıl Hastanesi''nden telefon geldi. Meczuplardan biri, yine firar etmiş. 35-40 yaşlarında bir sapıkmış. Başhekim, delinin Sultanahmet bölgesinde olabileceğini söylüyor. Sana güvenim tamdır Halim Efendi! O sapığı bulmadan karakola gelme sakın!"

Polis memuru Halim Efendi, topuklarını birbirine vurarak ayak parmakları üzerinde hafifçe yükseldi. Sonra, kendisine uzatılan eşgal kağıdını alarak dışarı çıktı. Kulağında başkomiserin sözleri uğulduyordu: "Sana güveniyorum Halim Efendi!"

Şapkasının siperliğini, burnunun üzerine doğru biraz daha çekti. Sonra bütün kahvehanelere uğradı. Tramvay duraklarına baktı. Dükkânları, lokantaları, sinema önlerini gözden geçirdi. Aradığı, görünürlerde yoktu. Sıkıntıdan patlayacak gibi oldu. Akşama doğru, Sultanahmet civarında bir adam dikkatini çekti. Kağıtta anlatılan kimseye benziyordu. Adamın yanında iki arkadaşı daha vardı. Usulca arkalarına yaklaştı. Konuşmalarına kulak verdi. Birşey anlayamadı. Sonra yanlarına geldi. Şüphelendiği adamın önünde durarak sordu:

-"Senin adın nedir efendi?"

-"Benim mi? Zeki Velidi Togan!"

-"Çıkar bakayım hüviyetini!"

Genç adam ceplerini karıştırdı, hüviyetini bulamadı.

-"Hüviyetim yok! Sabah evden çıkarken üzerime almayı unutmuşum galiba.

-Peki ne iş yapıyorsun sen?

-"Ben Başkurdistan''ın sabık Cumhurbaşkanıyım! Sonra, tarih profesörüyüm.

-Başkurdistan da neresi oluyor efendi?

-Hani Aral Gölü var ya, onun kuzey tarafında işte.Türkistan''da bir yer.

Polis memuru Halim Efendi gülümsedi. İçinden: "Yanılmamışım! Herif kendini Cumhurbaşkanı sanıyor. Aradığım deli bu işte!" diye geçirdi.

Sonra yumuşak bir sesle:

-"Sen biraz gel bakalım benimle karakola kadar!" dedi. Zeki Velidi''nin koluna girip Onu iki arkadaşından ayırmak istedi. İşte o zaman ikinci kişinin itirazıyla karşılaştı.

-"Onu nereye götürüyorsunuz memur bey? Ve niçin götürüyorsunuz? Suçu ne?"

"Üzerine düşmeyen işe karışma! Sen kim oluyorsun be? Çekil önümden!

-"Ben de Buhara sabık Cumhurbaşkanıyım! İsmim Osman Kocaoğlu!"

Halim efendi kahkahalarla güldü. İçinden: "Tamam dedi bu da kendisini Buhara Cumhurbaşkanı sanan başka bir deli" sonra alaylı alaylı sordu:

-"Yok yahu? Demek sen de Cumhurbaşkanısın ha? Peki tacını-tahtını bırakarak niye geldin Türkiye''ye?"

-"Lenin''le geçinemedim de ondan!"

-"Lenin senin arkadaşın mıydı yoksa?"

-"Eskiden öyleydi ama sonra aramız açıldı! Ben Buhara''dan Türkiye''ye tam on milyon altın gönderdim Mustafa Kemal Paşa''nın emrine. Bunu duymadınız mı siz?"

Halim Efendi başını havaya kaldırarak ulur gibi güldü.

-"O! O! O! O! dedi on milyon altın ha? Az göndermişsin! Keşke biraz daha fazla gönderseydin Reisi Cumhur Hazretleri!

-"Ben daha fazla göndermiştim ama, Ruslar üstünü çaldılar! Türkiye Milli Mücadele''de, Rusya''nın yardımıyla değil, Türkistan''ın yardımıyla zafere ulaştı. Bunu bilmiyor musunuz?"

Halim Efendi, söylenenleri bir deli saçması sayıyordu. Karşısındakini kızdırmamak için ciddi bir yüzle:

-"Bilmez olur muyum efendim! dedi. Hatta o altınların bir kısmını da sırtımda ben indirdim vagonlardan!"

Sonra kendisine biraz acıyarak, biraz öfkelenerek bakan üçüncü kişiye dönüp sordu:

-"Sen nerenin Cumhurbaşkanısın efendi?"

-"Ben de Azerbaycan''ın sabık Cumhurbaşkanıyım! Adım: Mehmet Emin Resulzade. Milli Mücadele yıllarında biz de Türkiye''ye altın yardımı yaptık!"

-"Ne kadar? Siz de mi on milyon altın, gönderdiniz?"

-"Bizimki kilo hesabıyladır! Biz, beşyüz kilo altın gönderdik. Mustafa Kemal Paşa''ya!"

Polis memuru Halim Efendi konuştuğu üç kişinin zırdeli olduğunu sanıyordu. Kendisine güvenen Başkomiser Ali Osman Bey''i kimbilir ne kadar sevindirecekti.

Birbirinden ayrılmayan o üç kişiyi alıp karakola getirdi. Başkomiser yoktu. Onu manyetolu eski bir telefondan arayıp müjdeyi verdi:

-"Başkomiserim dedi. Üç deli yakaladım! Üçü de kendisini Cumhurbaşkanı sayan sapık adamlar! Tuttum üçünü de karakola getirdim. Ne emredersiniz bana?"

Sonra alıp getirdiği o üç kişiyi isimleriyle ve altın yardımı safsatalarıyla anlatmaya başladı. Sözlerini bitirmeden donup kaldı. Nerdeyse düşüp bayılacaktı. Çünkü Başkomiser Ali Osman Bey, telefonun öteki ucundan bas bas bağırıyordu:

-"Allah belanı versin senin Halim Efendi! O yakalayıp getirdiğin kişiler deli filan değil! Onlar gerçekten sâbık Cumhurbaşkanları! Sâbık, eski demektir. Sen akıllıyla deliyi, "sâbık"la "sapık"ı birbirine karıştırmışsın. Buhara ve Azerbaycan cumhuriyetlerinin bize yaptıkları altın yardımları da tamamen doğru. Adamlar, Lenin''in zulmünden kaçıp Türkiye''ye sığındılar. Burda da onlara sen zulmetmişsin Halim Efendi! Allah senin belânı versin! Beğendin mi şu yaptığın kepazeliği? Gözüme görünme sakın!"