Kaydet
a- | +A

OEYTS; “Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryo”nun kısaltması.

Her şey 12 Aralık 2002 günü Birinci Ordu Komutanlığı’nın, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na mart ayında yapacağı Plan Semineri’nde “Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryo”yu oynayacağını bildirmesiyle başladı.

Birinci Ordu’nun aynı zamanda altındaki tümen ve tugaylara gönderdiği emrine OEYTS ile birlikte “Genel Politik Durum” başlıklı başka bir yazı daha eklenmişti.

14 yıl önceki Türkiye, ordunun “Genel Politik Durum” başlıklı belgeleri olmasını kimsenin tuhaf bulmayacağı bir Türkiye’ydi.

Özellikle de 3 Kasım 2002’den sonra...

Genel politik durum şöyleydi:

“Yıl 2002. Yaz sonu Ankara (...)

AK Parti''nin seçimlerde alacağı olası oy miktarını konuşmaya devam ederken (...) Hüseyin Çelik araya girdi. ''İsmet Bey'' dedi, ''ben size bir şey soracağım. Biz seçimi kazanırız da asker bize iktidarı verir mi?''

Masada sessizlik oldu. Erdoğan dahil herkes benim ağzıma bakıyordu. Sanki bu konuda tek yetkili kişi benmişim, ben dersem çıkacakmış gibi..." (İsmet Berkan/ Asker Bize İktidarı Verir mi?)

Asker AK Parti’ye iktidarı vermişti ama teyakkuz ve takip devam ediyordu.

Türkiye’nin ABD’nin Irak işgalinde kapı olup olmayacağının konuşulduğu günlerdi. Gündemin Irak olduğu böyle bir konjonktürde Birinci Ordu’dan gelen iç güvenlik ağırlıklı plan semineri talebine dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman olumsuz yanıt vermişti:

Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı İlker Başbuğ imzasıyla emir 3 Ocak 2003 günü Birinci Ordu Komutanlığı’na ulaştırıldı. Emirde seminerde daha önce kararlaştırılan EGEMEN Planı’nın oynanması, ‘Teklif edilen ‘Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryo”nunsa seminerden sonraki başka bir tarihte yapılması’ isteniyordu.

31 Ocak 2003 günü Birinci Ordu Komutanlığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na gönderdiği yazıda seminerde EGEMEN Planı’yla birlikte bir irticai ayaklanmanın işlendiği “Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryo”nun oynanacağını tekrar bildirdi.

Bu yazıya Kara Kuvvetleri’nden herhangi bir cevap verilmemesi dikkat çekiciydi.

Ve 5-7 Mart tarihlerinde Birinci Ordu’nun kışlasında 26 general 121 subay ve sivillerin katılımıyla plan semineri başladı. Seminerin açılışında konuşan Çetin Doğan seminerin amacını anlattı:

“Bu plan çalışmasında yalnız şimdiye kadar olan plan çalışmalarının dışında belki de Türkiye’de ilk defa ordu çapında bizim planlarımız içerisinde yer almakla beraber ikinci plana ittiğimiz aslında günümüzdeki gelişmeleri dikkate aldığımız zaman birinci öncelikli ele almamız gereken iç tehdidi bu seminerde öne alıyoruz.”



Bu “iç tehdit nedir”, onu da Çetin Doğan’ın kapanış konuşmasından öğrenelim:

“Arkadaşlar bu plan seminerini, 1. konjonktürel gelişmelere göre dikkatlerimizi nerelerde yoğunlaştırmamız gerektiğini ortaya koymak için yaptığımı herhalde hepiniz anlamışsınızdır. Yani buradaki Yunanistan meselesi tali bir meseledir... Söylediğimiz her söz, atacağımız her adım evvela laik demokratik cumhuriyetin korunması ve kollanılması için olmalıdır. Laik demokratik cumhuriyetten daha üstün, bundan daha büyük tehlikemiz yok mevcut durum içerisinde...” 



Peki, ne yapılacaktır bu büyük tehdide karşı? Yine Çetin Doğan’ın seminerdeki sesinden dinleyelim:

Bunun için de her şeyden önce evet hükümetin ve meclisin kendisine çekidüzen verdirici ben onu söyleyeceğim şeyde Genelkurmay Başkanına, Kuvvet komutanına diyeceğim ki siz meclisi ve hükümeti uyarıcı bu gidişe dur deyici bir ültimatom verin gerekirse. Gerekirse çağırın bu işin sonu b..ktur işte sonunuz böyledir. Bu konuda gerekli tertip ve tedbirleri alın. Evvela ulusal birliğimizin evvela inandırıcı bir millî mutabakat, buraya öyle yazmışım. Millî Mutabakat Hükümeti kurulması sureti ile halkın tasvip edeceği tarafsız bağımsız daha tek. Edeceği bu kadar gaile içinde ülkeyi daha sonra bütün bu gailelerden sonra seçime götürecek bir hükümetin kurulması en önemli birinci....

Üç gün süren seminerde diğer sunumlar ve müzakerelerde gerçek isimlerin de geçtiği diyaloglardan örnekler okuyalım biraz da:

Komutan 1: “Ben Ankara’da seneler önce görev yaparken Mehmet Aydın, Fehim Adak, Hasan Aksay, Necmettin Erbakan ile aynı apartmanda oturdum. Bu kişiler bu ekip işbaşına geldiği zaman bunların koruması için apartmana polisler geliyordu. Bunların hepsi masa üzerlerinde namaz kılan, takunyayla gezen apartman içinden kişilerdi. Komutanım seçimlerden sonra gazetelerde şöyle bir haber geçti kırıntı gibi bilmiyorum arkadaşlardan da okuyan var mı ben okudum Tayyib’i tebriğe gidenlerin arasında çok sayıda emniyet mensubunun olduğuna dair şöyle bir iki haber vardı.”

Komutan 3: “Tugayın sorumluluk bölgesi Maltepe, Kartal, Pendik, Tuzla ve Sultanbeyli ilçelerini kapsamaktadır. Tuzla Belediye Başkanı İdris Güllüce ve Sultanbeyli Belediye Başkanı Yahya Karakaya yerine tespit edilen personelle değiştirilecek.”



Üç gün süren semineri Genelkurmay’dan 5, Kara Kuvvetlerinden 7, Hava Kuvvetlerinden 1 gözlemci izledi. Genelkurmay gözlemcisinin seminerdeki faaliyetle ilgili 4 sayfalık olumlu raporu dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Büyükanıt imzasıyla Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e sunuldu. Ama diğer raporlar dava sürecinde dahi bulunamadı.

Kara Kuvvetleri adına semineri izleyen gözlemcilerinin başında Tuğgeneral Tevfik Özkılıç vardı. Daha sonra gözlemci olarak geldiği seminer yüzünden sanık da olacak Özkılıç, seminerle ilgili komutanı Aytaş Yalman’a bilgi vermişti:

“Özkılıç tarafından tatbikatın verdiğim direktife aykırı bir şekilde yapıldığının bildirilmesinden sonra, zamanın Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök de aynı gün tatbikatta yapılan konuşmaların emirlere aykırı olarak kayda alındığını ve bu kayıtların bir şekilde Ordu Karargâhı’ndan sızdırılarak Başbakan’a intikal ettirildiğini bildirdi” (Yalman, s. 312)

Hilmi Özkök’ün teyit etmediği bu görüşmeyi seminerden hemen sonra 8 veya ‪9 Mart tarihinde yaptıklarını anlatıyor Yalman.

9 Mart 2003 günü Siirt’te yapılan seçimlerle AK Parti Genel Başkanı Erdoğan Meclis’e girmiş, ‪14 Mart’ta kurulan hükümetle de başbakan olmuştu. Yani burada kastedilen Başbakan’ın Abdullah Gül olduğu düşünülebilir.

Şimdi, aynı konuda dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün Balyoz davasında mahkemeye verdiği ifadede anlattıklarını okuyalım:

"Bana bir CD geldi. Kaynağını bilemediğim bu CD’de amacını aşmış ifadeler tespit ettim. Kara Kuvvetleri Komutanı’ndan incelemesini talep ettim." “CD, ses kaydıydı. Seminerde Çetin Doğan’ın konuşması olduğu iddia edilen kayıtlardı. Bu CD’de amacını aşan ifadeler olduğunu ve incelenmesini istedim. Meşru bir tarafı yok. Sıradan bir CD ama kuvvet komutanına inceleyin dedim.”

Bütün bu ifadelerin söylediği, ses kayıtları, Balyoz haberinin Taraf’ta çıkmasından 7 yıl önce, seminerin bitmesinden hemen sonra dışarıya sızdırılmıştı. Hatta Yalman’ın iddiasına göre bu kayıtlar Başbakan’a kadar ulaşmıştı. Aynı iddiayı mahkeme safahatı sırasında Orgeneral Ergin Saygun da dile getirdi. 

Tam bu noktada hakikatin bir yüzünün sonuna yaklaşıyoruz. Halbuki hakikatin iki yüzü var ve hakikatin sadece tek bir yüzüne bakanlar bu olayda da yine yanıldı ve yanıltıldı.

Hem öz eleştiri hem de bugünün bilgileri ve pozisyonlanmalarıyla ortaya çıkarılan anakronik bir davayla 2010’u yargılayan, tarihi yeniden yazmaya çalışanlara “Hepiniz ordaydınız” demek ikinci yazıya kalsın. Çıkan iddianamenin değerlendirmesi ise en son yazıya, önce herkes diyeceğini desin. Her zaman böyle kimin ne olduğunu gösteren turnusol kâğıtları geçmiyor insanın eline…