BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

İran'la uzlaşma-risk mi fırsat mı?

Deniz Ülke Arıboğan
Facebook
Suriye iç savaşında hükümet güçlerinin kimyasal silah kullanımının ABD'nin askerî müdahalesini getireceğini bekleyenler yanıldı. Obama yönetiminin ABD içinde de birçok tartışmaya yol a çacak şekilde müdahaleden kaçınmaya çalışması şaşkınlık meydana getirmişti. ABD, ağırlığını Asya'ya kaydırmak istediğinden Orta Doğu'da yeni angajmanlardan kaçınmak istiyor olabilirdi. Veya Suriye'deki muhaliflerin ABD'nin terörist olarak nitelediği gruplarla olan bağlantıları sebebiyle iç savaşın dengelerinin bozulmasından endişe ediliyor olabilirdi. Belki de kriz sonrası zor bela rayına oturttuğu ekonomik istikrarını zorlamak istemiyor ya da Kongre'den çıkabilecek bir ret cevabından korkuyorlardı.
Bir diğer bakış açısı ABD'nin İran'la sürdürdüğü büyük pazarlığı koruyabilmek adına Suriye'ye direkt askerî müdahaleden kaçınması olabilirdi. Obama'nın stratejistleri muhtemelen tam da ekonomik yaptırımlar yoluyla İran üzerinde oluşturduğu ciddi baskının meyvelerini toplamak üzere iken, Ruhani gibi Batı'yla müzakereye açık bir liderin sunduğu fırsatı kaçırmak istemiyorlardı. Suriye zaten İran üzerinde uygulanan baskının bir yan unsuruysa ABD için temel hedefe yönelmek daha mantıklıydı. ABD pazarlık sürecinde Suriye'deki durumun dengede kalmasını sağlayarak müzakerelerin akışına göre inisiyatif kullanma imkânına sahip oluyordu. İran'la pazarlıkların barışçı bir şekilde sonlanması bu ülkenin uluslararası sisteme dahil olmasını sağlarsa, 1971'de Çin açılımına benzer bir dış politika başarısı Obama yönetiminin hanesine yazılacaktı. Bu yolla ABD, güç kullanmadan ve askerî ya da ekonomik maliyet üstlenmeden Orta Doğu'da enerji kaynaklarının güvenliğini sağlamış ve aynı zamanda bölgenin büyük bir ülkesini giderek hasım konumundan çıkarmayı başaracaktı.
Ancak bu yakınlaşmanın ABD'nin Orta Doğu'daki geleneksel ittifak zinciri üzerinde etki oluşturmaması düşünülemez. Nitekim  Netanyahu yönetimindeki İsrail'in bu yakınlaşmaya ne denli karşı olduğu, beyanatların sertliğinden anlaşılabiliyor. Kerry'nin Netanyahu'nun açıklamasının zamansız olduğunu belirtmesinin ardından, İsrail yönetiminden ABD ile İran arasında bir anlaşma olması halinde bile, İsrail'in kendisini savunma hakkını saklı tuttuğunu belirten açıklama gecikmedi. Bir koluyla Hizbullah üzerinden İsrail sınırına dayanan İran, İsrail'in güvenlik stratejilerini -nükleer silahı olsun veya olmasın- zorlayacak bir unsur. Üstelik İran'ın İsrail'e yönelik resmî stratejisi lider değişimine karşın henüz esnemiş değil. 
Suudi Arabistan ise İran'la yakınlaşmadan en tedirgin ülke gibi görünüyor. ABD'nin çevreleme politikalarının boyunduruğundan çıkması halinde İran'ın Suudi Arabistan'ın bölgedeki varlığı üzerinde baskı kurması mümkün olabilir. Suudi Krallığı, bölgede İran'la yürüttüğü vekalet savaşında ABD'nin desteğinden yoksun kalmanın önemini anlıyor. Bir yandan Obama yönetimine bölgede ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu hatırlatıyor, öte taraftan maddi destekleyiciliğini üstlendiği Pakistan rejiminin elindeki nükleer silahları kolaylıkla edinebileceği tehdidini savunuyor. Suudi Arabistan, İran'la ABD arasındaki yakınlaşmayı varoluşsal bir tehdit olarak gördüğü ve muazzam bir maddi güce hükmettiği için çok önemli.
Türkiye için ise İran-ABD yakınlaşmasının birbiri ile çelişen iki yüzü var. Güvenlik açısından İran tehdidinin azalması ABD'nin Türkiye'ye ihtiyacını azaltabilir. Böylelikle elimizdeki bazı kozları kaybediyor olabiliriz. Ancak öte yandan küresel sisteme entegre olmuş bir İran, büyük bir ekonomik potansiyel oluşturabileceği gibi, bölgesel bir detant döneminin kapılarını da açabilir.  Çatışmadan uzlaşmaya dönen bir havada tüm bölge ülkeleri barışın temettüsünden istifade edebilir. Ancak o noktaya varılmasına daha çok var ve Orta Doğu hâlâ alevler içinde...
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
576784 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/deniz-ulke-aribogan/576784.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT