BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Türkiye-İsrail ilişkileri nasıl normalleşir?

Diplomatik Muhakeme
Prof. Dr. Çağrı Erhan
Facebook
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu esnasında Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesi yolunda üst düzey temasların yapılacağına dair bir beklenti oluşturuluyor. Böyle bir gelişmenin yaşanıp yaşanmayacağı “normalleşmeden” kastedilenin ne olduğuna bağlı olarak değişir. Şayet normalleşme 2009’daki “one minute” öncesine dönülmesi ise, kimse böyle bir beklenti içine girmesin. Yok şayet diplomatik ilişkilerin tekrar büyükelçilik seviyesine çıkarılması kastediliyorsa, bazı şartlara bağlı olarak bu gerçekleşebilir.
 
Türkiye ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkilerin kuruluşunu ve gelişimini; Türk, İsrail, Amerikan ve İngiliz arşiv belgelerine dayanarak inceleyen nadir akademisyenlerden biri olarak net bir şekilde söyleyebilirim ki, ikili ilişkilerin ne seviyede seyredeceği ilk günden itibaren İsrail-Arap ilişkilerine de endekslidir.
 
Türkiye İsrail’i 1949’da fiilen (de facto) tanırken, Arap dünyasının ve İngiltere’nin tavrının ne olacağını yakından gözlemiştir. Araplardan kendisine doğrudan bir itiraz gelmeyeceğine, geniş çaplı bir Türkiye karşıtlığı oluşamayacağına ikna olana kadar tanıma hamlesini geciktirmiştir.
 
İlerleyen yıllarda; 1956, 1967’de, 1973’te, 1982’de, 1987’de, 2000’de ve 2009’da olduğu gibi ne zaman İsrail ile Arapların ya da Filistinlilerin arasında silahlı çatışma çıksa veya ne zaman İsrail işgal altındaki Filistin topraklarında uluslararası hukuka aykırı eylem ve işlemlerde bulunsa bu Türkiye’nin İsrail’e karşı tavrını doğrudan doğruya etkilemiştir. Bunun tersi de doğrudur. Oslo süreciyle İsrail ve Filistin barış anlaşmaları imzalayınca Türkiye de İsrail’deki (ve Filistin’deki) diplomatik temsilciliğini büyükelçilik seviyesine çıkarmıştır.
 
İkinci olarak, Türkiye’nin İsrail’e karşı tavrını etkileyen bir diğer unsur önce İngiltere’nin daha sonra da ABD’nin tavrı olmuştur. Türkiye’nin 1949’da İsrail’i tanımasıyla, NATO’ya üye olmak istemesi ve ABD’den finansal destek peşinde koşması arasında doğrudan bağlantı vardır. Bu Türk ve Amerikan arşiv belgelerinde apaçık gözüküyor.
 
Dönemin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, Kuzey Atlantik Paktına Türkiye’nin alınmasını ve zor durumda olan Türk ekonomisine yabancı kaynak aktarılmasını görüşmek üzere Nisan 1949’da ABD’ye gitmeden günler önce Türkiye İsrail’i tanımıştır. Ankara’nın bu eylemden muradının ne olduğu tevil götürmeyecek kadar açıktır.
 
Benzeri şekilde 1980’lerin ortalarında İsrail ile yeni bir süreç başlatan Turgut Özal, bir New York seyahatinde Yahudi finans çevreleriyle gizlice görüşmesinin ardından “500. Yıl Vakfı”nı kurdurtmuş ve 1492’nin 500. Yıldönümü olan 1992’ye kadar Türkiye ile İsrail arasında bir yakınlaşma yaşanmasına dönük güçlü bir girişim başlatmıştı.
 
1990’ların ortalarında ise bu kez Türkiye’nin AB ile ilişkilerine Yahudi lobisinin pozitif katkı yapabileceği inancı Ankara’da yaygınlaşmış ve hükûmetler bu yönde adımlar atmışlardı.
 
Elbette 1990’ların ikinci yarısında başlayan “sıra dışı yakınlaşmanın” en önemli iki sebebi, Türkiye ve İsrail’in aynı anda Suriye’den algıladığı tehdit ve Türkiye’deki 28 Şubatçı çevrelerin İsrail’le yakınlaşmaya verdikleri önemdi. Şükrü Elekdağ’ın “2,5 savaş konsepti”, PKK’yı himaye eden Yunan-Suriye ikilisinin Türkiye için ne büyük bir bela olduğunu ortaya koymaktaydı.
 
Böyle olunca da, Yunanistan’la tarihsel olarak hasım, Suriye ile ise teknik olarak savaş hâlinde olan İsrail ile ortaklık kurmak, bunu yaparken de TSK envanterindeki bazı silahları modernize etmek cazip geliyordu. Dönemin genelkurmayının en önemli önceliklerinden biri ise İsrail ile mümkün olduğunca çok sayıda askerî yardımlaşma ve teknik iş birliği anlaşmasını hükûmete imzalatmaktı.
 
İsrail’in Gazze saldırısı sonrasındaki 2009 Ocak ayındaki Davos ve 2010 Mayıs ayındaki Mavi Marmara olaylarından sonra en alt seviyeye gerileyen ikili siyasi ilişkilerin, ekonomik ve ticari ilişkileri gölgelemediği rakamlara bakılınca görülecektir. Demek ki, topyekûn bir kopuş değil, siyasi ilişkilerin irtifa kaybetmesi söz konusudur.
 
Peki, tarihî olaylar bize ikili siyasi ilişkilerin yeniden yükselişe geçmesi için yeterli ve uygun bir atmosfer olduğunu düşünmemizi temin ediyor mu?
 
Türkiye İsrail’e büyükelçi yollasa, ABD ve AB ülkelerinden yatırımcılar hemen akın akın Türkiye’ye mi gelecek? İsrail lobisi anında devreye girerek, ABD Kongresindeki Türkiye aleyhtarlarının tutum değiştirmelerini mi sağlayacak? Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin kredi notunu mu yükseltecek? Ya da İsrail, GKRY ile yaptığı münhasır ekonomik bölge anlaşmasını derhâl iptal edip Türkiye ile anlaşma görüşmelerine mi başlayacak?..
 
Bunların tümüne cevabım hayır. Fakat İsrail’le bugünkü ilişki biçimimizin de gerekçesini uluslararası ilişkilerin temel parametreleriyle izaha imkân yok. Arap devletlerinin İsrail’le çok sıcak ilişkiler kurduğu bir dönemde, “Arap rejimlerini boş verin, Arap halkı bizim yanımızda” demenin de anlamlı bir tarafı yok. Filistinlilere en çok yardımı ve siyasi desteği İsrail’le doğrudan üst düzey temaslarımızın olduğu dönemde verebildiğimiz gerçeğine göz yummanın da lüzumu yok.
 
Elbette Türkiye’nin, “Benim ilkesel bir duruşum var. Filistin topraklarını işgal altında tutan ve Filistinlilere zulmeden İsrail’le diplomatik ilişkilerimi ilerletmem” demeye hakkı vardır. Diğer yandan, Ukrayna’nın üçte birini işgal eden Rusya’yla, Doğu Türkistan’da insan haklarını hiçe sayan Çin ile neden büyükelçilik seviyesinde diplomatik ilişkimiz var ise, İsrail ile de büyükelçilik seviyesinde ilişki kurmanın modern uluslararası ilişkiler çerçevesinden çok rasyonel bir açıklaması da vardır. Mısır ile de...
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
620679 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-cagri-erhan/620679.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT