BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Ay ışığı da olmasaydı insan gökyüzünü göremeyecekti...

 
 
Mehmet, kucağına aldığı oğlunu kokladı... Belki bir daha böyle fırsat bulamayacaktı.
 
 
Yıldırım hızıyla arabaya gidip gelmesi bir oldu Nene Gelin’in. Yanık, içten ağıt gibi söylenenlerin çoğunu duydu, içten içe ağladı sadece. “Yiğidim gözyaşlarımı görmemeli, varsın içim kan ağlasın ama o askere rahat gitmeli, gözü arkalarda olup bir de bizi düşünmemeli! Tek derdi olmalı o da: YALNIZ VATAN...” düşünceleriyle Mehmet Abdullah’a yaklaştı.
- Evimin direği, neler de söylermiş?
- Sesim yüksek mi çıktı Kar Çiçeğim!
- Yürekten çıktı Mehmet Beyim! Al balanı... Yavaş ol uyanmasın! Sonra bu dağ başında nasıl susturacağız?
- Tamam, bir tanem...
- !!!
Muhacirler, birbirlerine o kadar yakın konaklamışlardı ki; hem ismi konmamış çeşitli tehlikelerden dolayı, hem de kafileden kopma endişesinden... Bu yüzden herkes fısıltıyla konuşuyordu çocuklar hariç. Kağnılar, koyun sürüsü gibi yan yana sıralanmıştı.
Ağaçlar, tepeler... Ay ışığı da olmasaydı insan gökyüzünü göremeyecekti. Hava soğuk ve rutubetliydi. Küf kokusuna karışan başka kokularla dopdoluydu her yer. İnsan, hayvan, yemek kokusu... Su, toprak, peynir, taze ekmek, yumurta, yağ, yanık tezek dumanı, odun, kuru ve yaş saman kokuları birbirine karışmıştı. En güzeliyse hiç şüphesiz bebek kokusu olmalıydı.
“Aman da aman yerim ben seni!”
“Ne tatlısın sen ya!”
“Ay! Şuna bak sen! Babasının oğlu!”
Mehmet, kucağına aldığı oğlunu kokladı, kokladı... Belki bir daha böyle fırsat bulamayacaktı. Nene, hissilikten kurtarmak istiyordu. Bir ağlasalardı, yer yerinden oynardı, kimse durduramazdı. Başta komşulara, eş, dost, hısım, akrabaya rezil olurlardı. Yutkundu:
- Mehmet’im; mevsimlerin en güzeli ilkbahar. Adı gibi 'ilk' başlangıç...
- Bizim de ilk evladımız Nazım’ımız... İlk baharımız, tomurcuğumuz, çiçeğimiz ve ilk meyvemiz... İlk gözağrımız Nazım’ımızın ismini babam çok istedi.
- Mutlaka, güzel bir manası olmalı...
- Olmaz olur mu? Hisleri, duyguları, düşünce, hayal ve istekleri ölçülü ve kafiyeli olarak anlatmaya verilen isim... Dedemin de adı... İlk balamız da herkesle ölçülü, uyumlu, geçimli olsun, büyük dedesi gibi de kahraman...
- Elbette! Unutulmasın tabii. Bir kızımız olursa ona da Zeynep diyelim, ninemin ismini verelim olur mu?
- Sen dersin, istersin de hayır mı diyeceğim sultanım... Senin isteğin benim demek, arzun da...
- Keşke bu kadar sevmeseydik! Ayrılmak da o kadar ızdırap verecek, hatta şimdiden kor düştü içimize bile!
- Mevsimlerden konuşuyorduk Nene'm... O mevzuya girmeyelim hı ne dersin?
- Peki efendim derim!
- Nasıl bahar gelince bütün canlı, cansız mahlukat; insan, hayvan, börtü böcek sevinir, coşarsa, öyle yağmurlar yağar ve sular çoğalınca da her bir nebatat, ağaç önce tomurcuğa, sonra goncaya, bilahare de rengârenk çiçek ve meyveye durur, güneş ışıklarıyla kızarır, olgunlaşır, çeşit çeşit renk ve tatta meyve, sebze olarak soframıza gelirler. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
616808 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/616808.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT