Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Bayramınız gerçekten mübarek olsun
0:00 0:00
1x
a- | +A

Değerli Türkiye gazetesi ailem ve değerli Türkiye’m. Bayramınız mübarek olsun. Güzel bir bayram yazısı yazmak isterdim ev baklavası tadında. Ama galiba öyle olmayacak.

Bayramlar garip bir ayna aslında. Yılın geri kalanında görmezden geldiğimiz şeyleri, o üç günde net biçimde görünür kılıyor. Aile denen yapıyı en iyi bayramlarda anlıyoruz -hem ne kadar değerli olduğunu, hem de içinin ne zaman boşaldığını.

Bazı aileler çınar gibi. Dışarıdan heybetli, köklü, dimdik ayakta. İçi çürümüş olsa da.

Büyük, kalabalık, herkesin saygı duyduğu aileler var. Fotoğraflara bakınca sağlam görünüyorlar. Ama o fotoğrafların çekildiği günlerde kimse kimseyle gerçekten konuşmuyor. Bayram ziyaretleri azaldı, gelenlerin gündeminde ise sevgi değil hesap var: Kim ne kazanıyor, kimin arabası değişti, miras meselesi, para borcu, geçen bayramdan kalan kırgınlık.

Kavga edenleri barıştıracak büyük kalmadı pek çok ailede. Bir zamanlar o işlevi gören dedeler, nineler ya gitti ya da artık kimse onları dinlemiyor. Bayramda bile surat asmayı ihmal etmeyenler var; "bu kadar günde bile mi?" dedirten türden davranışlar, ziyaret sofrasının ortasında boy gösteriyor.

Ama asıl ağır olan şu: Bu tablo namazsız, oruçsuz, dinden uzak ailelere özgü değil. Beş vakit namazını kılan, otuz gün orucunu tutan, bayram namazından çıkıp ziyarete giden insanlar arasında da aynı manzara var. Dışarıdan bakınca her şey yerli yerinde. İbadet var, bayramlık var, sofra var. Ama içeride -gerçek anlamda içeride- ramazanın gelmediği, bayramın dokunmadığı bir soğukluk hüküm sürüyor.

Bunun adını koymak zor, bu yüzden çoğunlukla konulmuyor. "Aile işte, böyle olur" deniyor ve geçiliyor. Oysa böyle olmak zorunda değil -ama bunu söylemek de kolay, o ayrı mesele.

Ne ramazanın ne de bayramın geldiği çok insan var bu ülkede. Ve çoğu bunu yüksek sesle söylemiyor.

Belki de bayramların bize yaptığı en büyük iyilik bu: Görmek istemediğimiz şeyleri, yılda birkaç kez olsun, yüzümüze tutmak. O üç günde hissedilen boşluk, geriye kalan üç yüz altmış iki güne dair bir şeyler söylüyor. Dinleyip dinlememek ise bize kalıyor.

Bayramınız mübarek olsun. Gerçekten.

---

Bu satın alacağım şey benim kaç saatim?

2011 yılında gösterime giren "In Time" adlı bilim kurgu filminde insanlar parayla değil, zamanlarıyla ödeme yapıyor. Kafede bir kahve içmek birkaç dakikaya, şehir dışına çıkmak aylara mal oluyor. Kol saatinizde kalan süre sıfırlandığında hayatınız da bitiyor. İzleyicilerin çoğu bunu distopik bir kurgu olarak gördü. Ben izlerken aklımda başka bir şey takıldı: Bu zaten bugün böyle değil mi?

Bir ürün ya da hizmet satın aldığımızda ödediğimiz şey sadece etiket fiyatı değil bence. O fiyatı karşılayan parayı kazanmak için harcanan emek, dikkat, enerji ve zaman da işin içine giriyor. Bir cep telefonuna 100.000 TL ödüyorsunuz diyelim. Ama gerçekte ödenen şey, o 100.000 TL'yi kazanmak için sarf edilen saatler, günler, bazen haftalar. Yani bir ürünün bedeli hiçbir zaman fiyat etiketindeki rakamdan ibaret kalmıyor.

Bir şey satın aldığınızda bedelini parayla değil, hayatınızın bir bölümüyle ödüyorsunuz.

Kişisel finans alanının tanınmış isimlerinden Vicki Robin, 1992'de kaleme aldığı "Your Money or Your Life" kitabında tam da bu noktaya değiniyor. Bir harcama yapmadan önce şu soruyu sormakta fayda var: Bu ürün, onu kazanmak için harcadığım zamanın ve enerjinin karşılığı mı? Eğer değilse, o satın almayı yapmak hayatınızdan vermekle aynı kapıya çıkıyor.

Hesap düşündüğünüzden biraz daha sarsıcı aslında. Günde sekiz saat çalışan, ulaşım ve hazırlık süreleri de dâhil edildiğinde günde on ila on iki saatini işe harcayan biri için saatlik gerçek kazanç, maaş bordrosundaki rakamın oldukça altına düşebiliyor. Buna iş stresi, dikkat kaybı ve yorgunluk gibi görünmez maliyetler de eklenince tablo daha da netleşiyor: Her harcama aslında bir zaman harcaması.

— ◆ —

Film bu gerçeği kurgusal bir dünyaya taşıyarak soyutu somutlaştırıyor. Kahramanın kol saatindeki rakam azaldıkça hissedilen panik, aslında hepimizin yaşadığı ama tam olarak adlandıramadığı bir his. Fatura ödendiğinde, tatil ertelendiğinde ya da ay sonu açıkta kalındığında o birikmiş emeğin bir kısmının kaybolduğunu seziyoruz. Film bize bu duygunun adını koyuyor: Zaman.

Bu bakış açısını pratiğe taşımak isteyenler için "Bu kaç saatim?" sorusunu alışveriş öncesinde bir kez sormakta fayda var. Harcamayı otomatik bir alışkanlıktan bilinçli bir seçime dönüştüren şey çoğu zaman bu basit soru oluyor. Bütçe tabloları ve indirim takipleri güzel ama bu soruyu içselleştiren biri artık sayılarla değil, hayatın kendisiyle hesaplaşıyor -bu da sanırım daha işe yarıyor.

"In Time" bir bilim kurgu filmi. Ama anlattığı hakikat, pek çok ekonomi kitabından daha sert çarpıyor.

Zaman kısıtlı, para ise çoğunlukla geri kazanılabilen bir kaynak. Ama modern tüketim kültürü bizi tam tersini düşünmeye alıştırdı: Paranın kıymetini bilelim, zamanı ise serbestçe harcayalım. Matematiksel gerçek tam tersi yönü gösterse de bu alışkanlığı kırmak kolay değil -benden söylemesi.

Bir sonraki alışverişinizde, fiyat etiketine bakmadan önce bir an durup o soruyu sormakta fayda var: Bu, kaç saatimdi? Cevap sizi şaşırtabilir.

Ömer Ekinci'nin önceki yazıları...