Ömer Seyfeddin’in Başını Vermeyen Şehîd hikâyesi günlerinden Başını Arayan Ümmet gerçeğine gelmiş bulunuyoruz…
Adına ister "Başını Arayan Ümmet" ister "Başsızlık" yahut "Başını Arayan İslâm Coğrafyası" densin; hepsi, aynı yere çıkar…
"Ümmet" sözü geçince bâzı çağdaş tutucular, "ümmetçi" diye lakırdı ederler. Oysa sonu ..ci, cü ile biten, …ist tercümesi ideolojik tarif, bizim topraklarımızın ekini değildir. İslamcı, Ümmetçi… gibi ister dînî isterse milliyete dair olanlar sun’idir. Bizde dînen mükellefin, İslamcılığı değil, Müslümanlığı aranır. Ümmetçilik de öyle. Bir kimse, Kelime-i şehadet getirip İslamiyet’i kabul ettikten sonra adına "ümmet" denen İslâm câmiasının bir parçası hâline gelmiş olur. Bu sebeple makalenin satır aralarında farklı niyetler için sondaj çalışması yapmak için zaman tüketeceklere şimdiden söyleyelim ki burada ne ümmetçilik ne İslâmcılık ne Hilâfetçilik ve ne de Türkçülük vs. vardır.
Üzerinde durmak istediğimiz, ictimâî yani sosyolojik ve tarihî ve coğrafî hakîkatlerle gün arasında köprü kurmaktır.
"İslam ümmeti" denebilecek 2 milyar civarındaki Müslüman nüfus, ağırlıklı olarak Endonezya’dan Fas’a, Kırım’dan Fas’a kadar uzanan topraklarda yaşıyor. Bu milyonlarca km2’lik sahadaki Müslümanların, Doğu Türkistan gibi bazıları esaret altındadır. Hindistan Müslümanları -ki nüfusları Türkiye nüfusunun en az iki katıdır- gibi olanlar, gayrimüslim idarenin vatandaşlarıdır. Buna muhtar, özerk Cumhuriyet olarak Rusya Federasyonundaki Müslümanlar da dâhil edilebilir. Dünya nüfusunun dörtte biri olan 2 milyar Müslüman, şeklen bile olsa bağımsız devletlere sahiptir. Veya bir başka devletin denetlemesi altında yarı müstakildir. Yahut esir yahut vatanını kaybetmiştir.
BM üyesi İslam ülkesi devletlerin sayısı 57’dir. Doğu Türkistan, görünüşte otonom bölge olsa bile hürriyetten mahrumdur. Kırım, vatanından olmuştur. Filistin, BM’nin gözlemci üyesidir. Fakat bir asırdır İsrail’in gasp ve soykırımı altında çekmediği kalmadı. Komşusu Lübnan da çok farklı değil. Ürdün, sinmiş ve kabuğuna çekilmiştir. Bölünmeler yaşatılan Sudan, Yemen ve bütünlüğü bıçak sırtındaki Libya, bağımsızdır ama diğer bazı Afrika ülkeleri gibi çaresizlik içindeler. Buralar, dünyanın doymaz devletlerinin asırlardan bu yana sömürdüğü zengin topraklardır.
I. Dünya Harbinden sonra kapısına "Devlet" tabelası asılanların sayısı az değildir. Bunlar, emperyalist Batının vesayeti altındalar. Körfez ülkeleriyle petrol zengini Orta Doğu denen coğrafyadaki memleketleri, Batılı başkentlerin sevk ve idaresindeki yönetimler idare ediyor. Şu, haksız bir cümle olmaz:
-Coğrafyamızda; bir kısım Müslümanların yaşadığı memleketler, kendi idarecilerinin işgali altındadır…
"Körfez ülkeleri" denen malum devletçikler, sahip oldukları petrol gelirleriyle zevk ve sefa içindeler. Avrupa ve Amerika’dan gelen yönlendirmelerle fikren ve fiilen şekillenmekte ve Batıya para ve petrol akıtmaktalar.
İİT-İslam İşbirliği Teşkilatı azası 57 devlet içinde Suudi Arabistan ve İran ayrıca ele alınmayı gerektirir. İran, Şia; SA, Vehhabilik adıyla İslam inanç ve hayatında ayırımcılık yapmaktadır. SA, toprak genişlemesi gibi bir niyet göstermese bile Vehhabilik bir ideolojidir.
İran’a gelince:
Sahada Vekil Savaşçı Örgütler kullanmakta. Irak ve eski Suriye’de Haşdi Şabi, Lübnan’da Hizbullah ve Yemen’de Husilerle Basra-İskenderun-Aden Körfezleri arasında adına "Şiî Hilâli" denen yayılmacı bir ağ kurma peşinde. Anlaşılmış olmalı. Bölgemizde Şii ideolojiyle Nil’den Fırat’a Büyük İsrail ideolojisi çatışmaktadır. Sürüp gelen bu kavganın şeklen mi, samimi mi olduğu bugün de muammadır…
Gırtlağına kadar servete gark olmuş Körfez Ülkeleri, bu coğrafyada olduğu gibi, fakirin fakiri Müslüman ülkeler de buradadır. Burası, ne orası, ne burasıdır. Orta Doğu vs. değil, "OMT-Osmanlı Milletler Topluluğu"dur. Bu topraklardaki milletlerin kalbinde adalet, İslamlık ve İnsanlığımızın mirası Osmanlı Türk hasreti yaşamakta.
Manzara, utandırıcıdır!
57 İslam Memleketi, 2 milyar nüfus ve darmadağınık bir sahipsizlik. Ne İİT bir işe yarıyor ne Arap Ligi. TDT ise emekleme çağında.
Eğer, İslam Ülkeleri, îmân birliği ve gâye birliği içinde olsa ve Batılı zengin devletlerin saraylarında, makamlarında boy göstermeyi şeref telakki etmeselerdi, Filistin, bugünkü zulmü yaşamazdı. Gazze ve Lübnan enkaza dönmezdi. İran, ağır kayıplara uğramazdı. Baş ve birlik olsaydı bir İslam toprağına saldırı yapılması hâlinde bunun hesabı sorulurdu.
Kısacası, İslam coğrafyası yahut diğer adıyla Ümmet, bugün "tasasızlar" ve "kimsesizler" diye ikiye ayrılmıştır. İslâm Ümmeti, asırlar boyu Halife’nin varlığıyla bir ve beraber hareket etti.
Hilâfet makam ve kuvveti, Osmanlı devletinden sonra askıya alındı. Bir asırdır boşluk var. Lakin haydi deyince dolacak bir boşluk değil. Çünkü telaffuz edilince herkes, bir tarafa çeker. TBMM "Cumhuriyet ve Hükûmetin Şahs-ı mânevîsinde mündemiç olduğu"nu telakki ettiği Hilafeti, bugün yeniden kendisi ilân etse makamın mehabeti ziyan görebilir. Zamansız ve hazırlıksız atılan adım, fayda getirmez. Şu var ki inkârı mümkün olmayan gerçek de görmezden gelinemez:
-Katoliklerin Papa diye başı var,
-Ortodoksların Patrik diye başı var.
-Anglikanların var…
Bu sonuncusundaki aynı zamanda İngiliz kraliçesinin himâyesindedir…
Hatta İran’ın bile kendine mahsus dînî liderliği mevcut…
Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’da Hilafeti devralırken, Halife, sembolik bir şahsiyetti. Devlet-i Aliyye, asırlar sonra Hilâfet’e devlet iradesi ve mânevi gücü birlikte kazandırdı. İradesi olmayan Halife, makamı da örselemiş olur. Fatih’in Halife sıfatı yoktu. Fakat devrindeki bütün yeryüzü Müslümanlarını koruyordu. Hilafet, îmanın bir parçası değil, idarî bir temsil kurumudur.
Bugünkü Türkiye, mazlum ve mağdur Müslümanların haklarını fiilen müdafaa eden, mazlumların sığınağı tek devlettir. Ecdaddan gelen mîras, bir şekilde yaşıyor…
Ürkmemeli.
Bu mes’eleler üzerine konuşmalı.
Kafa yormalı.
Teklifler üretmeli.
Devlet, diğer İslâm ülkelerinde konuya dair inceden inceye ve aralıksız olarak diplomasi çalışmaları yapmalı.

